EVLİYA KİMDİR?

  • Yazının Tarihi: 15 Eylül 2018
  • Yazar: Muhammed Gül
  • Bu yazı 124 defa okundu.
  • Yazıyı Sosyal Medyada Paylaş:
  • Googleda Paylaş
  • Twitterda Paylaş
  • Facebookta Paylaş


10/YÛNUS 62
: E lâ inne evlîyâallâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).

Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi?

10/YÛNUS 63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).

Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.

10/YÛNUS 64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırati, lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).

 

 

                               EVLİYA KİMDİR?

Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.

Allahû Tealâ Yûnus Suresinin 62. âyet-i kerimesinde: “E lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn: O Allah’ın evliyası var ya onlara korku yoktur. Onlar mahsun da olmazlar. Öyle değil mi?” diyor.

Allahû Tealâ Yunus Suresinin 63. âyet-i kerimesinde: “Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn”; “Onlar âmenû olmuşlardır ve takva sahibi olmuşlardır.” diyor.

Allahû Tealâ Yunus Suresinin 64. âyet-i kerimesinde: “Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhıreh”;  “Onlara dünya hayatın da da mutluluk vardır. Ahiret hayatın da mutluluk vardır.” diyor. Yani ahirette cennette olacaklardır.

Allahû Tealâ: “lâ tebdîle li kelimâtillâh, zâlike huvel fevzul azîm: Allah’ın söyledikleri (kelamı) değişmez. İşte bu fevz-ül azîmdir (en büyük fevzdir).” diyor. Öyleyse Allahû Tealâ ne diyor? Allahû Tealâ: “E lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn.” diyor.

Evvelâ evliya ne demek? “Evliya” kelimesi çoğuldur. Velîler demektir. Velî ise dost mânâsına gelir. Evliya dediğimiz kişiler, Allah’ın dostlarıdır. Ama “evliya” kelimesi Türkçemizde tekil olarak kullanılır. Yani Hacı Bayram Velî deriz, evliyadır. Hacı Bektaş Velî, evliyadır. Mevlâna Celâleddîn Rumî evliyadır. Aslında “velîdir” dememiz lâzımdır. Ama dilimize çoğul gelip, herkes tarafından genel kabul görmüş cihetle “evliya” kelimesini tekil sıfatıyla da kullanmak bizim ülkemizde bir yanlışlık hüviyetinde olmaz.

Allahû Tealâ: “O Allah’ın evliyası var ya, onlara korku yoktur.” diyor. Ne korkusu yoktur? Cehennem korkusu yoktur. O insan Allahû Tealâ’nın evliyası olmuşsa, o insanın gideceği yer mutlaka Allah’ın cennetidir. Mutlak olarak Allah’ın cennetine girecektir. Öyleyse bir gelecek korkusu, cehenneme girenin korkusu o kişi taşımaz. Peki, evliya olan kişi evliya olduğunu bilir mi? Allahû Tealâ kanunlarını koymuş. Kanunlara intiba eden kişi evliya olmak şerefine erer.

Evliyalık nerede başlar? Allahû Tealâ: “Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn: Onlar âmenû oldular ve takva sahibi oldular.” diyor. O Allah’ın evliyasının, evliya olduğu nokta, âmenû olmak ve takva sahibi olmaktır. Bir insan doğuşunda takva sahibi midir? Hayır, değildir. Hiç kimse doğuşundan itibaren takva sahibi değildir. Peki, ne zaman takva sahibi olur? İlk takva Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesinde belirtiliyor:

30/RÛM 31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O’na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

Allahû Tealâ: “Ona (Allah’a) yönel (Allah’a ulaşmayı dile) ve takva sahibi ol.” diyor.  Demek ki; bir insan Allah’a ulaşmayı dilediği an artık o kişi takva sahibidir. Takvanın sahibi olmuştur. Takva kelimesi geçti zaman, bunun mânâsına bakanlar, lügat mânâsının çekinmek, sakınmak, korkmak gibi bir hüküm, bir mânâ taşıdığını görürüler. Oysaki takva, Allah’a yakınlığın ölçüsüdür. Kur’ân-ı Kerim’de 7 tane takva kademesi yer alır. Bir insan Allah’a ulaşmayı dilediği zaman 1. takvanın sahibidir. Mürşidine ulaşıp tâbiiyetini gerçekleştirdiği zaman 2. takva sahibidir ve her takva, Kur’ân’da bir kat cenneti ifade eder. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, o kişi cehennemden kurtulmuştur. Nereden biliyoruz? Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesinin sonrası 32. âyet-i kerime:

30/RÛM 32: Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).

(O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.

Allahû Tealâ: “O müşriklerden olma ki, onlar dînlerinde fırkalara ayrılmışlardır. Herbiri kendi elindekiyle ferahlanırlar.” diyor. Öyleyse bu kişi Allah’a mülâki olmayı dilemeseydi, gizli şirkte kalacaktı. Gideceği yer de cehennem olacaktı. Onu cehennemden kurtaran faktör nedir? Cehennemden kurtaran faktör, bir tek dilek! Allah’a mülâki olmayı dilemektir. Kişin dilediği anda takva sahibidir. Dilemeseydi? Dilemeseydi şirkteydi. Şirkte olan kişinin gideceği yer cehennemdir. Öyleyse cehennemle cennet arasındaki ilk köprü, birinci merdivenin birinci basamağı (ilk basamağı) Allah’a mülâki olmayı dilemek, dileyip takva sahibi olmak, şirkten kurtulmaktır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki: “Ben ümmetim için açık şirkten korkmam. Benim ümmetim için putlara tapmak hiçbir devirde mümkün değildir. Olmayacaktır. Ama gizli şirkten korkuyorum.” diyor. İşte Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesi gizli şirkin en açık işaretini veriyor. Kişi sadece Allah’a mülâki olmayı dilerse takva sahibidir. Eğer dilemezse şirktedir. Öyleyse 7 tane takvanın başındaki birincisi budur. Çünkü kişiyi cehennemden kurtaran takvadır. İyi ama bir insanın Allah’ın cennetine girebilmesi için kazandığı derecelerin kaybettiği derecelerden fazla olması lâzım. E bu insan nasıl cennete girecek ki? Sadece bir dileği var; Allah’a ulaşmayı dilemiş. Dilemişse ne olmuş?

Sevgili kardeşlerim! Dilemişse, günahlarının örtülmesi söz konusudur. Bir dilek; Allah’a mülaki olmayı dilemek! O kişinin, o güne kadar işlediği bütün günahların affı için yeterli sebep oluşturuyor. Enfâl Suresinin 29. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ âmenû olanların bir grubuna sesleniyor.

8/ENFÂL 29: Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).

Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.

Biliyorsunuz ki; âmenû olmak, îmân etmek demektir. Allah’ın varlığına inanan kişi âmenû olmuştur. Ama âmenû olmak da buradan başlayarak 7 tane safha içeriyor. Herbir âmenû oluş, kişi için bir üst kat cenneti ifade ediyor. Allahû Tealâ: “Ey âmenû olanlar!” diyor. Burada bunu “inananlar” mânâsına alacaksınız. Allahû Tealâ: “Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olun ki; Allah size furkanlar versin ve günahlarınızı örtsün.” diyor. Öyleyse 2 âmenûdan (ikisi de Kur’ân-ı Kerim’de âmenû adıyla geçer) bir tanesi Allah’a ulaşmayı dileyen bir âmenû oluş, ikincisi îmân eden demektir. Zaten kişi Allah’a inanıyorsa o âmenûdur. İşte Allahû Tealâ Enfâl Suresinin 29. âyet-i kerimesinde Allah’a inanan kişiden bahsediyor. Allah’a inanıyor. Ama Allah’a ulaşmayı dilememiş. Allahû Tealâ onun için: “Takva sahibi olun ki” diyor.

Takva sahibi olmak ne demek? Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesi, 1. takvanın mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemekle gerçekleşeceğini söylüyor. Öyleyse böyle bir dileğin varlığı, kişiyi takva sahibi kılıyor. Bu, nasıl bir takva sahibi oluş? Bu, günahlarının örtülmesiyle noktalanan bir takva sahibi oluş. Yani bu kişi eğer Allah’a mülâki olmayı dilemişse, her hâlükârda onun günahları örtülecektir. Bu kişinin cehenneme gitmesi mümkün değildir. Kişi bu noktada ölse, gideceği yer mutlaka cennettir. Çünkü bütün günahları örtülmüştür.

Bir insanın dünya hayatını yaşaması muhtevası içerisinde hiç sevabının olmaması mümkün değildir. Hiç sevap kazanamamış bir insan, yeryüzünde hiç yaşamamıştır. Başka birine yaptığınız en ufak bir iyilik, Allah’ı düşünmek, sizin için akla hayale gelmeyen her zaman başınızdan geçen herhangi bir olay, birine bir yardım, hepsi size derecat kazandırır. Sadece etrafınızdaki insanlara karşı 2 türlü insan söz konusu olabilir. Ya onlara yardım edersiniz, onlara bir fayda sağlarsınız ya da zarar verirsiniz. Birisi size derecat kazandırır, ikincisi derecat kaybettirir.

Öyleyse insanlarla olan ilişkinizde Allah’a mülâki olmayı dilediğiniz an, 1. adımı attınız, 1. takvanın sahibi oldunuz. Allahû Tealâ: “Ey âmenû olanlar! Allah’a ulaşmayı dileyin ki; Allah sizi takva sahibi kılsın.” diyor.  İşte buradaki muhteva, Allahû Tealâ’nın söylediği şey: “E lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn: O Allah’ın dostları (Allah’ın evliyası) var ya onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar.” diyor. Allahû Tealâ: “Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn: Onlar âmenû (1. defa âmenû, ilk âmenû olmak) olmuşlardır (Allah’a mülâki olmayı dilemişlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.” diyor.

İşte Allahû Tealâ’nın 1. takvası, hem Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesinde hem bu Yûnus Suresinin 62. âyet-i kerimesinde açık ve kesin bir şekilde yer alıyor ki; kim âmenû olursa (Allah’a ulaşmayı dilerse), o kişi mutlaka takva sahibi olur. Bu, 1. takvadır.

Sevgili kardeşlerim! Dilemeyen ne olur? Bir insan, Allah’a mülâki olmayı dilemiyorsa, “Allah’a mülaki olmak diye bir şey yoktur.” diyorsa ne olur? “Bir insan ölür, ruhu zaten Allah’a gider. Dünya hayatını yaşarken hiç kimsenin ruhu Allah’a ulaşamaz. Çünkü hafazan Allah ruh vücuttan bir ayrılsa kişi ölür.” Sevgili kardeşlerim, böyle diyorlar. “Ruh vücuttan ayrıldığı takdirde kişi ölür.” inancı, o insanları Allah’a ulaşmayı dilemekten men etmiştir. Bu kadar basit mi? Hiç basit olmadığını, eğer mevcut olan 22 tane Kur’ân-ı Kerim Türkçeleştirilmesini incelerseniz, kesin olarak tespit edeceksiniz. Göreceksiniz ki; bizim zavallı âlimlerimiz, insan ruhunun vücuttan ayrılması halinde onun öldüğünü kesin bir hüküm sayarak Kur’ân-ı Kerim’deki hidayet âyetlerinin hepsini kuşa çevirmişler. Hiçbirisinde ruhun Allah’a ulaşmasını, hidayet olarak kabul etmek söz konusu olmamıştır.

İşte insanların sadece zanlarına dayalı olarak, insanın ruhunun vücuttan ayrılması halinde o kişinin öleceğini zannetmelerine dayalı bir dîn tatbikatı, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den 200 sene sonra başlayan bir korkunç akımın neticesidir. İnsanlar, Kur’ân-ı Kerimi o noktadan itibaren bir tarafa bırakmışlar ve âlimlerin arasında da tartışmalar, o noktada çıkmış ve daha inanç adı verilen müessese, derhal ikiye ayrılmış.

Sevgili kardeşlerim! Dînde ayrılık yoktur. Dîn, iki tane hiç olmamıştır. Sadece bir tek dîn var olmuştur; ezelî ve ebedî dîn. Allahû Tealâ Rûm Suresinin 30. âyet-i kerimesinde Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimize buyuruyor ki:

30/RÛM 30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).

Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.

Allahû Tealâ: “Habibim! Hanif olarak vechini (zatını) dîne ikame et. O hanif fıtratıyla ki; Allah bütün insanları hanif fıtratıyla yaratmıştır. O hanif dîni ki; ezelî ve ebedî dîndir. Allah’ın ne insanları hanif fıtratıyla yaratmasında, ne de dîni hanif dîni olarak vücuda getirmesinde bir değişiklik göremezsin.” diyor. Ezelden ebede kadar sadece bir tek dîn olacaktır. Tek bir dîn; hanif dîni. Ve bu hanif dînin yaşantısını yaşayabilecek olan, insan adı verilen mahlûk, sadece tek bir hüviyette olacaktır. Bütün insanlar hanif dînini sadece hanif dînini yaşayabilecek olan hanif fıtratıyla yaratılmışlardır. Allahû Tealâ diyor ki: “ Ne dînde, ne de insanları hanif olarak yaratmamızda bir değişiklik göremezsin. Ezelden ebede kadar Biz bütün insanları hanif fıtratıyla yaratacağız ve dînimizde ortaya koyduğumuz dîn de sadece hanif dîni olacaktır.” diyor.

Şimdi konuya yaklaşalım. Bu “Hanif dîni! Hanif dîni!” dedikleri dîn nedir? 3 esas ihtiva ediyor.

1. Esas: Vahdet; Allah’ın tekliği.

Allahû Tealâ: “Tek bir Allah vardır. Eğer başka ilâhlar olsaydı, bu köftehorlar gökyüzünde birbirleriyle kavga ederlerdi. Tek bir Allah vardır.” diyor. Hz. İbrâhîm: “Allah tektir.” diyor. Allah’ın tekliği akidede “Vahdet” adını alıyor. İkinci kelime (vahdetten sonra gelen kelime)? Hadi bakalım hanginiz bana söyleyeceksiniz?  Kim söyledi?

2. Esas: Tevhid.

Tevhid müessesesi. Tevhid nedir? Vahdet; tek Allah’a inanmak. Tevhid de O tek Allah’a ruhunu ulaştırmak isteyenlerin oluşturduğu tek bir fırka. Ama bu talep mutlaka var olacak. Kişide: “Ben ruhumu Allah’a ulaştırmayı diliyorum.” talebi burada, kalbinde var olduğu anda, o kişi tevhidin içindedir.

3. Esas: Hz. İbrâhîm’in hanif dîninin 3. özelliği; teslim.

Biliyorsunuz ki; Allahû Tealâ önce ruhunuzun Allah’a teslimini ister. Ve eğer oluşursa ruhunuz 21. basamakta Allah’a ulaşır, 22. basamakta Allah’ın Zat’ında yok olur. Bu, ruhunuzun teslimidir. Sonra 25. basamakta fizik vücudunuzu teslim edeceksiniz. Nefsinizin kalbinde ki nurlar, %80’i geçmiş olacak ve fizik vücudunuzu Allah’a teslim edeceksiniz. Teslimlerin ikincisi. Sonra 26. basamakta daimî zikre ulaşacaksınız. Nefsinizi Allah’a teslim edeceksiniz. Sonra? Son tesliminiz, iradenizin Allah’a teslimi. Salâh makamının (28. basamağın) 5. kademesinde iradenizi de Allah’a teslim edeceksiniz. Böylece Hz. İbrâhîm’in hanif dîninin vahdet müessesesini, tevhid müessesesini ve teslim müessesesini Allah’ın emrettiği biçim ve boyutta yaşamış olacaksınız.

Sevgili kardeşlerim! Allah ile olan ilişkilerinizde Allah’ın dizaynı hepinizin azamî (en üst) seviyede mutluluğa ulaşmasıdır. Allahû Tealâ’dan bunu ister. Ama bir insan cehennemden kurtulmak istiyorsa, onun bir tek talebi bile (Allah’a mülâki olmayı dilemek) onu cehennemden kurtaracaktır. Sadece kalpten yapılan bir talep. O talep, o insanı Allahû Tealâ o kişinin ruhunu Kendisine oluşturuncaya kadar bırakmaz. Mutlaka Allah, onun ruhunu Kendisine ulaştıracaktır. Kişinin vasıfları Allah’ı hiç alâkadar etmiyor. Kişi açlık çekiyormuş, kişi eğer oruç tutarsa çok şiddetli açlık sebebiyle orucunu tutamıyormuş. O kişi eğer Allah’a ulaşmayı dilerse, artık bu duyguyu yaşamayacaktır. Hangi açıdan, hangi noktada eksikleri varsa, kişi onları telafi etmeyecek, Allah telafi edecektir. Yok edecektir. Kişinin ruhunu Allah’a ulaştırıncaya kadar muhtevasındaki oluşacak olan her türlü ibadette Allahû Tealâ, o kişiyi asla yalnız bırakmaz.

Ne kadar zor şartlar düşünüyorsanız hepsini düşünün; hepsini Allahû Tealâ mutlaka aşırır. Kişi namaz kılmayı sevmiyor; Allah ona mutlaka namazı sevdirir. Oruç tuttuğu zaman açlıktan bayılacak gibi oluyor, hatta bayılıyor; Allahû Tealâ ne bayıltır ne de kişiyi açlıktan bayılacak gibi yapar. Adam zekât vermeyi sevmiyor; Allahû Tealâ ona dünyadaki belki de en cömert insanlardan birisi haline getirir. Öyleyse sevgili kardeşlerim, zikir yapmayan adamın da Allahû Tealâ tarafından zikrin sevdirileceği bir ortama ulaştırılacağı kesindir. Ulaştırmasaydı? Hiç kimse ruhunu Allah’a ulaştıramazdı. Çünkü belli bir zikir seviyesine ulaşmadıkça hiç kimse ruhunu Allah’a ulaştıramaz.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın herşeyi ne kadar inanılmaz derecede kolaylaştırdığını görüyorsunuz. Biz, Allah’a ne kadar şükretsek, ne kadar hamdetsek azdır ki; Allahû Tealâ bizleri insan olarak yaratmış. İnsanız. Kâinatta yaratılan en müstesna varlıklarız. En üst seviye dizaynın içinde yaratılmışız. Cinlerden de meleklerden de aklınıza hangi mahlûk geliyorsa hepsinden de üstün olan sizsiniz. Tabiî Allah’ın emirlerini yerine getirdiğiniz sürece.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın indinde insanın, bütün mahlûkattan ayrı bir yeri var. Allahû Tealâ insan kadar üst seviyede başka bir mahlûk yaratmadı. Ve de Allahû Tealâ hepinizden sizin mutluluğunuzun dışında hiçbir talebin sahibi değildir. Sadece mutlu olmanızı ister. Ruhunuzu Allah’a teslim ettiğiniz zaman dünya mutluluğunun yarısını yaşayabilirsiniz. Ama 3. kat cennetin de sahibi olmuşsunuzdur. Allah’a mülâki olmayı dilediğiniz anda, 1. kat cennetin sahibisiniz. Tâbiiyetinizle, 2. kat cennetin sahibi olursunuz. Ruhunuzu Allah’a ulaştırdığınızda 3. kat cennetin sahibi olursunuz.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, Allah ile olan ilişkilerinizde Allah’ın sadece bir tek şey istediğini, sadece sizi mutlu kılmak istediğini ve bunun için size her türlü yardımı yapmaya hazır olduğunu hiç unutmayacaksınız. Daha sonraki kademelerde, dik yokuşta (fizik vücudunuzu Allah’a tesliminde) eğer siz azmederseniz Allahû Tealâ’nın size beklemediğiniz büyük yardımları gerçekleştirdiğini göreceksiniz. Sadece: “Yarabbi! Ben ruhumu Sana ulaştırmayı diledim. Sen de bana söz vermiştin ki; ‘Eğer dilersen Ben ruhunu Kendime ulaştırırım.’ ulaştırdım. Sen benim ruhumu Kendine ulaştırdın. Yüce Allah’ım! Şimdi ben Senden diyebilir miyim? Fizik vücudumu da ben Sana teslim etmek istiyorum. Gene bu naçiz kulun bunu başarabilecek olmasa bile Senin yardımınla inşaallah ben bana düşen bütün gayreti göstereceğim.”

Böyle bir talebin sahibine Allahû Tealâ beklenmez yardımlar ulaştırır ve o kişi bir gün gelir fizik vücudunu da Allah’a teslim eder. Bu dik yokuştur. Gerçekten zikrin, 2-3 saatlik zikirden, günün 3/2’sini kavrayacak bir noktaya ulaşması kolay bir iş değildir. Bunu gerçekleştirmek, bu standartlarda o insanlar için Allahû Tealâ’nın bir lütfûdur. Kim fizik vücut teslimini gerçekleştirmişse, mutlaka Allah’ın büyük yardımını almıştır. Ruhun tesliminde Allahû Tealâ herkese yardım eder. Ama fizik vücudun teslimi çok daha büyük fedakârlıklar gerektirir. Fizik vücudun tesliminden sonra nefsin teslimi, artık zor bir olay değildir ve o teslimi gerçekleştiren kişi ulûl’elbab olma şerefine erecek olandır.

Sevgili kardeşlerim, artık o kişi her an Allah ile konuşmak mümkündür. Artık o kişi için Allah’ın kalp gözüne gösterdikleri görmek mümkündür. O kişi, ehli hüküm, ehli hikmet, ehli hayır olmuştur. Bütün bunlar, bedava elde edilen neticeler değildir. Büyük gayretlerin sonundaki bir fizik vücut tesliminden sonra tahakkuk etmiştir.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’ın evliyası olmak mı istiyor insanlar? Son derece basit bir şey. Bir tek dilekle herkes Allah’ın evliyası olur. Ruhunu Allah’a teslim etmek mi istiyor? Dünyanın en kolay işi. Bir insanın istemesi, Allah’ın o kişinin Kendisine ulaştırması için yeterli sebeptir. Ama kim fizik vücudunu teslim etmek istiyorsa, o, birtakım zorlukları üzerine almak mecburiyetindedir. Dik yokuşu, Allah’ın yardımını isteyerek tırmanacaktır. Sevgili kardeşlerim, düşünün ki; ruhunuzu Allah’a ulaştırana kadar Allah sizinle beraberdir ve şeytan size hiçbir şey yapamaz. O yolculuğu, Allah size gerçekleştireceği için, ruhunuzu Allah’a ulaştırıncaya kadar Allahû Tealâ şeytanın bütün tesirlerini sıfıra indirir. Ama ondan sonraki safhada (ruhunuzu Allah’a ulaştırdıktan sonra fizik vücudunuzu teslim edene kadar geçen safhada) dünyadaki dîn açısından en büyük engelleri açmak mecburiyetindesiniz. Sonrası gene kolaydır.

Sevgili kardeşlerim, gönül dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet mutluluğuna, hem dünya mutluluğuna ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz.

Bir Yorum Yazın