Ahir Zamanda Mehdi Resûl- 2

  • Yazının Tarihi: 30 Aralık 2015
  • Yazar: Muhammed Gül
  • Bu yazı 771 defa okundu.
  • Yazıyı Sosyal Medyada Paylaş:
  • Googleda Paylaş
  • Twitterda Paylaş
  • Facebookta Paylaş

Günümüzde İslâm anıldığı zaman çoğu kişinin aklına terörizm geliyor. İnsanları ahiret ve dünya saadetine muhakkak surette ulaştıracak olan barışın yegâne teminatı olan hanif dînini, eğer insanlar bir terörizm vasıtası olarak görüyorlarsa o zaman kesinlikle yaşanan dîn, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân-ı Kerim’de açıklanan hanif dîni değildir. Hanif dîni insanları mutluluğa eriştirecek tek kurumdur.
Üç kitaplı dînin de esasını Hz. İbrahim’in “Hanif Dîni” teşkil eder. Sırası ile  Tevrat, İncil ve Kur’ân-ı Kerim 7 safha ve 4 teslimi kapsar.

Hanif Dîni üç esas ihtiva eder:
1.      Vahdet: Tek Allah’a inanmak.
2.      Tevhid: Allah’a ruhlarını ulaştırmayı dileyen tek bir toplum oluşturmak. (Böylece  toplumlar arasındaki bütün kavgayı bitirmek, yok etmek.)
3.      Teslim: Allah’a teslim olmak. (Ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmek.)

Ama insanlar Allah’ın Kur’ân, Tevrat ve İncil’deki hakikatlerini bir tarafa bırakarak sonradan kendi elleriyle yazdıkları bid’atlere tâbî olmuşlar ve bunun sonucunda dînde fırkalara ayrılmışlardır. Demek ki kitaplardaki emirler bid’atler sebebiyle yerine getirilmemektedir.
Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimizin zikrettiği, dînde fırkalara ayrılan insanları saran elim azabı, kıyametten evvel oluşacak 10 büyük alâmetten birisi olan duhan fitnesini, Allahû Tealâ Duhân Suresinin 10, 11, 12, 13 ve 14. âyetlerinde bildirmiştir:

44/DUHÂN-10: Fertekib yevme te’tîs semâu bi duhânin mubîn(mubînin).
Artık göğün, apaçık duman (fitne) getireceği günü gözle.
44/DUHÂN-11: Yagşân nâs(nâse), hâzâ azâbun elîm(elîmun).
(O fitne ki) insanları (insanların büyük kısmını) sarmıştır. İşte bu, elîm bir azaptır.
44/DUHÂN-12: Rabbenekşif annel azâbe innâ mû’minûn(mû’minûne).
Rabbimiz, azabı bizden kaldır. Muhakkak ki biz, mü’minleriz.
44/DUHÂN-13: Ennâ lehumuz zikrâ ve kad câehum resûlun mubîn(mubînun).
Onlara (herşeyi) açıklayan bir resûl gelmişti. (Buna rağmen resûlün söylediklerinden) ibret almadılar.
44/DUHÂN-14: Summe tevellev anhu ve kâlû muallemun mecnûn(mecnûnun).
Ve (O’NA) (şeytan tarafından vahyedilerek) “öğretilmiş” ve “deli” dediler ve sonra O’NDAN yüz çevirdiler.

Allahû Tealâ 14 asır evvel Kur’ân-ı Kerim’in kendisine indirildiği Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e: “Semanın apaçık bir dumanla kaplandığı günlere bak” diye hitap ediyor.
Allah’a inançları sebebiyle mü’min olduklarını sanan insanlar: “Bizden bu azabı kaldır. Biz mü’minleriz.” diye dua ediyorlar.
Allah’ın resûlleriyle gönderilen şeriat kitaplarına uygun olarak yaşandığı taktirde azap yoktur, ahiret ve dünya saadeti vardır. Tebliğe muhatap olmasına rağmen Allah’ın davetine icabet etmeyen, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlere Allah azap eder.
Eğer insanlar el açıp: “Rabbimiz, bizden bu azabı kaldır. Biz mü’minleriz.” diyorlarsa bu aynı zamanda bir itiraf belgesidir. İnsanların saadet davetiyesi, saadet reçetesi ve saadet garantisi olan şeriat kitaplarını yaşamadıklarının kesin itirafıdır.

A’râf Suresinin 188. âyet-i kerimesi özelde Allah’ın tasarrufunda Nebîler Sultanı Peygamber (S.A.V) Efendimiz için geçerli olmasına karşılık umumi (genel) mânâda nebîlerin olmadığı fetret devirlerinde vekâleten devrin imamları olarak seçilen herkes için de geçerlidir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

7/A’RÂF-188: Kul lâ emliku li nefsî nef’an ve lâ darran illâ mâşaallâh(mâşaallâhu), ve lev kuntu a’lemul gaybe lesteksertu minel hayri ve mâ messeniyes sûu in ene illâ nezîrun ve beşîrun li kavmin yu’minûn(yu’minûne).
De ki: “Allah’ın dilemesi hariç, ben kendime fayda veya zarar verecek güce malik değilim. Eğer ben gaybı bilseydim, hayrı mutlaka çoğaltırdım, bana bir kötülük dokunmazdı. Ben ancak mü’min olan kavim için bir nezir (uyaran) ve müjdeleyiciyim.

Bu âyet-i kerime Mehdi Resûl’ün kendi iradesiyle değil, Allah’ın İradesi ile hareket ettiğini, Allah’ın tasarrufunda olduğunu bize ispat etmektedir.
Enfâl Suresinin 17. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’e hitap ederek şöyle buyuruyor:

8/ENFÂL-17: Fe lem taktulûhum ve lâkinnallâhe katelehum, ve mâ remeyte iz remeyte ve lâkinnallâhe remâ, ve li yubliyel mu’minîne minhu belâen hasenâ(hasenen), innallâhe semîun alîm(alîmun).
Onları siz öldürmediniz ama onları Allah öldürdü. Ve attığın zaman da sen atmadın ama Allah attı. Ve Allah, mü’minleri Kendisinden ahsen belâ ile imtihan eder. Muhakkak ki Allah, işitendir ve bilendir.

“Bir avuç kumu yerden alıp düşmanın üzerine attığın zaman onu sen atmadın, Biz attık.” buyuruyor. Aslında insanlar, kumu yerden alıp düşmanın üzerine atanın Resûlullah olduğunu açıkça görüyor. Allahû Tealâ, Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in vücudunun her zerresine, eline de daimî tecelli ediyor. Allahû Tealâ daimî tecelli sebebiyle: “Onu sen atmadın, Biz attık.” buyuruyor. “Görünen sensin ama aslında Biz seni kullanarak bunu gerçekleştirdik.” buyuruyor.
Buradan çıkan sonuç; tasarruf rızasının sahibi olan resûle Allahû Tealâ neyi yaptırırsa resûl sadece onu yapar.
Ahzâb Suresinin 38. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor:

33/AHZÂB-38: Mâ kâne alen nebiyyi min harecin fîmâ faradallâhu leh, sunnetallâhi fîllezîne halev min kabl(kablu), ve kâne emrullâhi kaderen makdûrâ(makdûran).
Nebî için, Allah’ın O’na farz kıldığı şeyi (yerine getirmesinde) O’na bir güçlük yoktur. Daha önce gelip geçenler için de Allah’ın sünneti buydu. Allah’ın emri, taktir edilmiş bir kader idi (yerine getirildi).

“Nübüvvetle vazifeli kıldığı nebîler üzerinde bir güçlük yoktur.” Çünkü nebî için vaaz edilen bütün emirler, hükümler, Allah tarafından yerine getirilmektedir. Allah için nasıl zorluk yoksa, Allah’ın tasarrufunda olan nebî için de zorluk yoktur.
Kur’ân, Tevrat ve İncil hükümlerine aykırı olan bid’atlerin devreye girmesiyle, insanlar artık bid’atlere dayalı bir dîn tatbikatını yaşamaktadırlar. Bid’atlere dayalı geleneksel dîn tatbikatıyla kimsenin Allah’ın gösterdiği ahiret ve dünya saadeti hedefine ulaşması mümkün değil. Allahû Tealâ bu hakikati, Mâide Suresinin 15. âyet-i kerimesinde şöyle dile getiriyor:

5/MÂİDE-15: Yâ ehlelkitâbi kad câekum resûlunâ yubeyyinu lekum kesîran mimmâ kuntum tuhfûne minel kitâbi ve ya’fû an kesîr(kesîrin), kad câekum minallâhi nûrun ve kitâbun mubîn(mubînun).
Ey kitap ehli! (Kitap sahipleri), Kitap’tan çoğunu gizlemiş olduğunuz ve çoğundan vazgeçtiğiniz şeyleri, size beyan eden bir Resûl’ümüz gelmiştir. Size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.

Âyet-i kerimede zikredilen “kitap sahipleri” hitabı sebebiyle, kitap sahipleri kavramı yahudileri, hristiyanları ve müslümanların tümünü kapsamaktadır.
Mehdi Resûl, Kitap sahiplerinin terk ettiği, gizlediği, tatbikattan çıkardığı 7 safha ve 4 teslimden oluşan hanif dîninin tüm hükümlerini tekrar izhar etmek, öğretmek ve yaşattırmak üzere dinleri birleştirmekle vazifelidir. MEHDİ RESÛL tatbikattan çıkarılan âyetlerin tekrar yaşanmasını hidayet çağında sağlayacak ve dîni, insanların kendi elleriyle ürettikleri bid’atlardan temizleyecektir. İnsanların Allah’ın gönderdiği kitapları Resûlleri ile birlikte yaşamaları halinde, peygamberler devrindeki mutluluğun tekrar yaşanması mümkündür. Mutsuzluktan kurtuluş nefs tezkiyesi ve tasfiyesi ile mümkündür. Bunlar ise (her üç kitapta bulunan) 7 safhadaki 4 teslimin yaşanmasına bağlıdır.

Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, tasarrufla ilgili bir hadîs-i şerifinde şöyle vaaz ediyor:
“Kul Allah’a en çok Allah’ın farz kıldığı ibadetlerle yaklaşır. Ama nafile ibadetlerle de yaklaşır. Allahû Tealâ: ‘Ben kulumu seversem onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. O Benimle görür. O Benimle işitir. O Benimle konuşur. O Benimle tutar. O Benimle yürür’. buyuruyor.”

Bu hadis, bize her devirde tasarrufta olan devrin imamlarını anlatıyor. Kendi devrinde, Devrin İmamı olan Yunus Emre, tasarrufta olduğunu veciz bir şekilde şöyle açıklamaktadır:
–         “O ne derse ben yaparım. Ben ne dersem O yapar.”
–         “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.”

Kâfir: “Allah’ın hakikâtlerini kefreden, örten, gizleyen” demektir. Allahû Tealâ Tevbe 32’de, bid’atlerin tatbikatta olduğu günümüzde, dîn öğreticilerinin hidayeti dilemedikleri gibi, başkalarının dilemesine, hidayetine mâni olmaları sebebiyle ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürdüklerinden bahsediyor:  

9/TEVBE-32: Yurîdûne en yutfîû nûrallâhi bi efvâhihim ve ye’ballâhu illâ en yutimme nûrehu ve lev kerihel kâfirûn(kâfirûne).
(Onlar) ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmeyi istiyorlar. Ve Allah, kâfirler kerih görseler bile nurunu tamamlamaktan başka bir şey istemez.

Allah’ın sözü yerine gelmiştir. Allah her şeyi bir sebep ve sonuç tahtında yaratmaktadır. Hidayet çağında, Allah’ın kendisine söylettirdiğini söyleyen Mehdi Resûl’le Allah nurunu tamamlayacaktır. Kısaca Mehdi Resûl’le, bütün insanlar bir ikinci Asr-ı Saadet’i mutlaka hidayet çağında yaşayacaklar. Herkes hanif dîninin muhtevası olan 7 safha ve 4 teslimi öğrenmek ve yaşamak suretiyle Kur’ân ahlâkıyla, Tevrat ahlâkıyla, İncil ahlâkıyla, kısacası Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanacaktır.

9/TEVBE-33: Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil hakkı li yuzhirehu aled dîni kullihî ve lev kerihel muşrikûn(muşrikûne).
Resûlünü müşrikler kerih görseler de, hidayetle ve hak dîn ile (bu dîni) bütün dînler üzerine izhar etmesi (hak dîn olduğunu ispat etmesi) için gönderen O’dur.

Saff Suresinin 8. ve 9. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ aynı hakikati bir kere daha zikrediyor:

61/SAFF-8: Yurîdûne li yutfiû nûrallâhi bi efvâhihim vallâhu mutimmu nûrihî ve lev kerihel kâfirûn(kâfirûne).
Onlar, ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmeyi istiyorlar. Ve Allah, kâfirler kerih görseler bile nurunu tamamlayacak olandır.
61/SAFF-9: Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil hakkı li yuzhirehu aled dîni kullihî ve lev kerihel muşrikûn(muşrikûne).
Resûl’ünü hidayet ile ve (esasları unutulmuş olan) dînlerin hepsinin üzerine, izhar etmek (açıklayıp doğrusunu ispat etmek) için, Hakk dîn (Allah’ın ezelî ve ebedî olan dîni) ile gönderen O’dur. Ve müşrikler, kerih görseler bile.

“Müşrikler, kerih görseler bile Resûl’ünü hidayetle ve hak dînle, dînin bütün hükümlerini izhar etmek, 7 safha ve 4 teslimle açıklamak üzere gönderen Allah’tır.” Allahû Tealâ, hidayetin kaybolduğu günümüzde, tekrar dînin bütünü olan hidayetin 7 safhasını günümüz insanına öğretmek, yaşatmak, onları kâmil mânâda ahiret ve dünya saadetine ulaştırmakla vazifeli kıldığı Resûl’ün tüm âlemler için hidayetçi olması sebebiyle “Mehdi” ismini vermiştir. Allah tasarruf ettiği için O’nun kendisinden, nefsinden bir söz söylemesi mümkün değildir. Bu sebeple Allah’ın tasarruf ettiği Mehdi Resûl’e itaat, aslında Allah’a itaattir.  

4/NİSÂ-80: Men yutiır resûle fe kad atâallâh(atâallâhe), ve men tevellâ fe mâ erselnâke aleyhim hafîzâ(hafîzen).
Kim Resûl’e itaat ederse, böylece Allah’a itaat etmiş olur. Ve kim yüz çevirirse, o taktirde Biz seni, onların üzerine muhafız olarak göndermedik.

Âli İmrân Suresinin 132. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ evrensel hükmünü şöyle ifade ediyor:

3/ÂLİ İMRÂN-132: Ve atîûllâhe ver resûle leallekum turhamûn(turhamûne).
Ve, Allah’a ve Resul’e itaat edin, umulur ki böylece siz rahmet olunursunuz.

Allah’ın tasarrufunda olan Mehdi Resûl’e biat, aslında Allah’a biattir. Gerçekten Fetih Suresinin 10.  âyet-i kerimesine baktığımız zaman net olarak şunu görüyoruz: 

48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihî), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).

Allahû Tealâ burada “Allah’ın eli, onların elinin üzerindedir.” buyurmakla Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in her zerresine daimî tecelli ettiğini bize bildiriyor. Bizzat: “Sana biat edenler gerçekte Allah’a biat etmişlerdir.” Eline de tecelli ettiği için Allahû Tealâ: “Allah’ın eli onların elinin üzerindedir.” buyuruyor.
Bugün O’nun yegâne mirasını devralan Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi, Devrin İmamı Mehdi Resûl’e itaat eden Allah’a itaat eder, Mehdi Resûl’e asi olan da Allah’a asi olur.
Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz vaazettiği bir hadîste şöyle buyuruyor:
“Benden sonra nebî gelmeyecek. Ben Hâtem’ul Enbiyâ’yım. Ama benden sonra imamlar gelecek. Onlara itaat eden bana itaat etmiştir. Onlara asi olan, bana asi olmuştur.”
Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz Kendisi için geçerli olan hükmün, bütün vekâleten devrin imamları için geçerli olduğunu buyurduğu başka bir hadîsinde şöyle açıklıyor: “Ben nasıl vahiy üzere mücâdele ettiysem, O da Benim sünnetim üzerine mücâdele eder.”
“Benimle insanlar nasıl şirkten kurtuldularsa Mehdi Resûl ile fitneden kurtulacaklardır” buyuruyor. Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in sünneti Allahû Tealâ’nın Kendisine söylettirdiği vahye tâbî olmaktır.

53/NECM-3: Ve mâ yentıku anil hevâ.
Ve o, hevasından (kendiliğinden) konuşmaz.
53/NECM-4: İn huve illâ vahyun yûhâ.
(O’nun söyledikleri), sadece O’na vahyolunan vahiydir.

Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz: “En hayırlınız Kur’ânı öğrenen ve öğretendir.” buyuruyor. Ümmetimin en hayırlısı Mehdi Resûl demesi Mehdi Resûl’ün Allah’ın öğretisiyle sadece Kur’ânla dîni öğretmesi sebebiyledir.
Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz: “Bir zamanlar gelecek, size ruh verenler gelecek. Onları arayın, bulun. Kim zamanın imamına arif olmazsa, o cahiliyye standartları ile ölür.” buyuruyor.
Mehdi Resûl, devamlı olarak insanları Allah’a davet etmektedir, Allah’ın davetini insanlara tebliğ etmektedir. “Ey insanlar! Duyduk duymadık demeyin! Allah’a ulaşmayı dileyin. Dilerseniz, siz ruhunuzu Allah’a ulaştırmayacaksınız, Allah sizin ruhunuzu Kendisine ulaştıracaktır.” buyuruyor. Vuslata ermenin mükâfatı 3. kat cennet ve dünya saadetinin yarısıdır. Bu Allahû Tealâ’nın bütün insanlara bir ikramıdır, bir lütfudur, bir fazl-ı keremidir.
Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz “Allah’ın Kitab’ı olan Furkan’la,  Kur’ân-ı Kerim’ledir. Çünkü sizden evvelkilerin haberi bu Kitap’ta vardır. Sizden sonrakilerin de haberi bu Kitap’ta vardır. Sizin aranızdakilerin de hükmü bu kitapta vardır.”  Kısacası, Kur’ân-ı Kerim evvelin de zikridir, ahirin de zikridir, anın da zikridir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim ilmi rahmeti her şeyi kuşatan Allah’ın kelâmıdır. Bu sebeple Mehdi Resûl’ün öğretisi herkes için ahiret ve dünya saadetinin teminatıdır.

Allah ile kalın, mutlu kalın.

Bir Yorum Yazın