Belki her şey Sakarya’da başlamamıştır

  • Yazının Tarihi: 10 Eylül 2020
  • Yazar: Abdulkadir Demircan
  • Bu yazı 333 defa okundu.
  • Yazıyı Sosyal Medyada Paylaş:
  • Googleda Paylaş
  • Twitterda Paylaş
  • Facebookta Paylaş

Geçen hafta içinde, izleyen herkesi iğreti eden görüntüler izledik. Geçim derdiyle Mardin’den ta Sakarya’ya kadar ailecek giden fındık işçilerinin uğradığı saldırı görüntülerini, emeğinin hakkını verdiğini gösteren terli ve tozlanmış elbiseleriyle kanlar içinde bırakılan aile büyüklerini ve en sonunda genç bir kıza, korkaklığı ve kişiliksizliği kadar büyük bir hınçla vuran bir barbarın, değil kavgada bir erkeğe,adeta bir düşmana vururcasına kendinden geçmişliğini görünce iğrenmemek, öfkelenmemek zaten mümkün olamazdı. Böyle bir olayı kınamak, kabul etmemek insanlık harcımızın gereğidir diye düşünüyorum.

     Yazık ki artık herkes yaşanılan herhangi bir hadiseyi kendi düşünsel dünyasına hizmet edebilme özelliğine göre ya çok köpürtüyor ya da hiç görmüyor. Bazen de üçüncü bir yol olarak ilgili hadiseyi aslından koparıp, kendi ideolojik ya da siyasi görüşlerine hizmet edecek şekilde sunmaya çalışabiliyor. Hem Sakarya’daki olayda hem de benzer olaylarda insanı asıl olayın çirkinliğinden daha da iğreti eden bu tür çirkin yollara tevessül edenleri hep gördük maalesef. Yaşanılan olayın bizatihi çirkinliğini, “Bize neler oluyor?” kısmını konuşamadan “Bu Kürtlere yapılan ırkçı bir saldırıdır!” ya da “Yok değildir!” görüşleri etrafında ikiye bölündük. Bunun ırkçı bir saldırı olduğuna inanan ya da öyle olmasa bile bunun böyle olmasını çok isteyenler hemen her mecrada paylaşımlara ve insanları bu yönde tepki vermeleri için nefret söylemlerine başladılar. Bu kesimin koşulsuz iman edenleri hemen bu sunumu şeksiz şüphesiz doğru kabul ederek küfür ve hakaretlere başladılar. Karşılarında konumlanan kesim de sanki ülkede hiçbir zaman ırkçı saldırılar olmamış gibi, bunun böyle olmayacağına kesin inanarak ve buna göre kanıtlar üreterek olayın alelade bir adli vakadan öte bir anlam taşımadığının savunusuna geçtiler.

     Bu konuyla ilgili düşüncelerimi biraz sonraya bırakarak belirtmek istediğim başka bir husus da şu ki;toplumun büyük bir kesimi sanki milliyetçilik/ırkçılık sorunu Sakarya’daki olayla başlamış gibi, toplumda o saate kadar bu konuyla ilgili hiç sıkıntı yokmuş gibi değerlendirmeler içine girdi. Oysa ırkçılık ya da modern milliyetçilik insan yaratılmadan önce iblisin, “Beni ateşten Adem’i(insanı) ise topraktan yarattın. O yüzden ben ondan üstünüm!” dediği itirazına, Kabil’in kardeşi Habil’in önüne geçmek, ondan üstün olmak için kardeş katili olmayı göze almasına kadar gidiyor. Bu yüzden ırkını, rengini, dilini her şeyden üstün tutan, onlarla övünen ve hayata sadece bunlar üzerinden bakan kişi iblisin, Kabil’in iddialarına sahip çıkıyor, insanlığa ve Habillere karşı onların, yani iblis ve Kabil’in tarafında yer alıyor diye kabul ediyorum. Kaldı ki insan dinini dahi bir gurur meselesi yapamaz diye inananlardanım. Hani göğsümüzü kabarta kabarta ve diğer dinlere mensup insanları küçümseyerek “En mükemmel din İslam’dır.” deriz ya, bu şekildeki bir övünme de ırkını, dilini, rengini hunharca övmekten çok farklı bir durum değil bana göre. Evet İslam mükemmel bir din. Ama sen mükemmel değilsin, ben değilim, biz değiliz. Sabaha kadar İslam güzellemesi yapalım ama yaşam pratiğinde adil şahitler olmayalım, olmamak için her türlü bahaneye sığınalım. Bu ne işimize yarayacak, sadece kuru övünme bizi günahsız bir melek mi kılacak? Hele kendi irademizle seçemediğimiz ırkımızla övünmek bize ne kazandırıyor, ne kazandıracak hiç bilemiyorum.

     Birileri okur ümidiyle yazıyı fazla uzatmamak adına, ırkçılık ve Sakarya olayı ile ilgili meseleleri daha genel bir çerçeveden açıklamaya çalışmak için yeni bir yazıda buluşmak üzere cümlelerime son veriyorum.

Kalın sağlıcakla…

Bir Yorum Yazın