Dalâlette Kalanlar İçin Bir Hidayetçi Yoktur

  • Yazının Tarihi: 9 Aralık 2015
  • Yazar: Muhammed Gül
  • Bu yazı 815 defa okundu.
  • Yazıyı Sosyal Medyada Paylaş:
  • Googleda Paylaş
  • Twitterda Paylaş
  • Facebookta Paylaş

Allah, El Hakk ve El Adl esmasının sahibidir.

Hakkın sahibinin hakkını çiğnetmediği gibi, hak sahipleri arasında adaleti mutlaka gerçekleştirir.

Hak, sübjektif (enfüsî); adalet, objektif (afakî) bir faktördür. Allah, her ikisinin de sahibidir, hem afakî açıdan, hem enfüsî açıdan. Allah adalet ve hak mefhumlarının, yani insana ait olan hakların sahibidir.

“Allah’ın dalâlette bıraktığı bir insan, dalâlette olmayı hak etse de, etmese de Allah isterse onu dalâlette bırakır” tarzında bir düşünce tamamıyla yanlıştır. Çünkü Allah, adaletin ve hakkın sahibidir. Hak sahibinin hakkını çiğnetmez, adaleti mutlaka yerine getirir.

Allah’ın dalâlette bıraktığı insanlar, sadece dalâlette olmayı hak edenlerdir. Allah, ulûlazm Nebîlerini misal vererek herkesin doğuştan dalâlet standartları içinde hayata başladığını bize En’âm-77, Şuarâ-20 ve Duhâ-7’de bildirmektedir.

6 / EN’ÂM – 77: Fe lemmâ reel kamere bâzigan kâle hâzâ rabbî, fe lemmâ efele kâle le in lem yehdinî rabbî le ekûnenne minel kavmid dâllîn(dâllîne).
Ay’ı doğarken görünce: “Benim Rabbim bu.” dedi. Fakat kaybolunca: “Eğer Rabbim beni hidayete erdirmezse, mutlaka dalâletteki kavimden olurum.” dedi.

26 / ŞUARÂ – 20: Kâle fealtuhâ izen ve ene mined dâllîn(dâllîne).
Musa (A.S): “Onu yaptığım zaman ben, dalâlette olanlardandım.” dedi.

93 / DUHÂ – 7: Ve vecedeke dâllen fe hedâ.
Ve seni dalâlette buldu sonra hidayete erdirdi.

Tebliğe muhatap olduktan sonra kişi dünya hayatında Allah’a ulaşmayı (hidayeti) dilemezse, Allah’ın emrine karşı azgınlık etmiş, Allah’ın emrini, çiğnemiş olur. Böylece dalâlette kalmayı hak eder.

7 / A’RÂF – 186: Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye leh(lehu), ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terkeder (bırakır).

Allahû Teâlâ diyor ki: “Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz.”
Kişi Allah’a ulaşmayı dilemiyor. Bunun tabiî neticesi olarak mürşidine ulaşmıyor, tâbiiyetini gerçekleştirmiyor. Allah’a ulaşmayı dilemediği için dalâlette kalıyor.

Allah onun için bir hidayetçi (Mürşid) nasip etmemiştir. Yani o kişi, herhangi bir mürşide gidip tâbî olsa , sadece tâbî olduğunu zanneder, aslında tâbî olmaz.

Tâbiiyet, kişinin iç dünyasında vücut bulan bir sonuçtur. Sadece; Allah’a ulaşmayı dileyip de Allah’ın 12 tane ihsan verdiği insanlar, 12 tane ihsanla Allah’ın gösterdiği hidayetçiye (Mürşide) ulaşıp da tâbiiyetlerini gerçekleştirirlerse, Allah onların kalplerinin içine îmânı yazar.

İhsanla tâbiiyet yoksa Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişinin, elbette tâbî olması, onu mü’min kılamaz.

İşte bu istikamette, 14 asır evvel münafıklar aynı şeyi yapmışlar, el öperek tövbe etmişler ancak Allah’ın yoluna girememiş, mü’min olamamışlardır (Hucurat-14).

49 / HUCURÂT – 14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah’a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: “Teslim olduk.” deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve O’nun Resûlü’ne itaat ederseniz (Allah’a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir.”

Adaletli olan, hakkın sahibi olan, hakkı çiğnetmeyen Allahû Teâlâ, dilediğini dalâlette bırakır ama dalâlette bıraktıkları, dalâlette kalmayı hak edenlerdir.

İsyanları sebebiyle, Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için, hidayetçiye (Mürşitlerine) ulaşmayı dilemedikleri için, ruhlarını Allah’a ulaştırmayı dilemedikleri için dalâlette kalmayı hak etmişlerdir. Eğer kişi cehennem korkusuyla; “mürşidine ulaşan cennete gidiyormuş, ben de gideyim bir mürşide tâbî olayım” derse ve tâbî olsa onun tâbiiyeti geçerli değildir. Kalbindeki işlem gerçekleşmez.

Tâbî olmayanlar için bir hidayetçi yoktur. Onların hidayete ermeleri söz konusu değildir ve dalâlettedirler. Hevalarını kendilerine ilâh edinenler, hidayetçilere, Allah’ın davetçilerine tâbî olmayanlardır ve dalâlettedirler.

45 / CÂSİYE – 23: E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

Bugünkü dîn ilminin temelinde bu vardır. Artık insanlar irşad makamını tamamen devreden çıkarmışlardır. Bu insanlar: “İrşad makamı yoktur, tâbiiyet yoktur. Bunların hepsi 14 asır evvel sona ermiştir.” demektedirler. Oysaki Allahû Teâlâ, kıyamete kadar tâbiiyetin devam edeceğini söylüyor. Zaten tâbiiyet yoksa hidayet yoktur. Hidayet (ruhun hidayeti), tam 12 defa üzerimize farz kılınmıştır.

62 / CUMA – 2: Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O’dur. Onlara, O’nun (Allah’ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerim’i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah’a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler.

3 / ÂLİ İMRÂN – 164: Le kad mennallâhu alel mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah’a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.

1- fîhim: “Onların içinde olan”, içinden olan bir Resûl’dür (Başlarının üzerine ni’met olan kişi, Devrin İmamı olan Resûl’dür. O, Huzur Namazı’nın İmamı’dır.).

2- enfusihim: Her kavimdeki Resûllerden bir tanesidir. Devrin İmamı, aynı zamanda kendi kavminin Resûl’üdür.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir Nebî idi. Kâinata, âlemlere rahmet olsun diye yaratılmıştı. Aynı zamanda Arap kavminin de Resûl’üydü. O, kavmin Resûl’ü olarak 4, Devrin İmamı (Nebî) olarak, 5 görevle vazifeliydi. Devrin İmamı, sadece kendi kavminin değil, kâinatın Resûl’ü olarak, kendisine veya tayin ettiği kişilere tâbî olanlara, başlarının üzerine ni’met olarak gelir.

Allah ile kalın, mutlu kalın.

Bir Yorum Yazın