İyimser Bir Gözle Korona

  • Yazının Tarihi: 21 Mart 2020
  • Yazar: Abdulkadir Demircan
  • Bu yazı 273 defa okundu.
  • Yazıyı Sosyal Medyada Paylaş:
  • Googleda Paylaş
  • Twitterda Paylaş
  • Facebookta Paylaş

    Ve beklenen oldu. Gözle göremediğimiz kadar küçük bir zerrecik, övüne övüne bitiremediğimiz tüm ileri medeniyet(!) ölçütlerimizi yerle yeksan etti. Ne bilimsel onca buluş ve icadımız, ne taş üstünde taş bırakmayan modern silahlarımız, ne üstün kültür ve edebiyatımız, ne de milyonlarca çeşit ilaçlarımız, hiç biri bu görünmez zerrenin gücü karşısında bir işe yaramadı. Ve şu anda dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi bizler de meçhul bir zamana kadar evlerimize kapandık.

  Ben daha önceki yazımda belirtmiştim. Benim için en kötü vakanın dahi içinde barındırdığı güzellikler vardır illaki. ‘’Evlerimize kapanmanın, bu korku halinin, bir nevi tedricin nesi güzel olabilir?’’ denebilir haklı olarak. O zaman haydi buyurun! Bazen görece güzelliklerle sarmalanmış, bazen de görece çirkinliklerle giydirilmiş olayların iç yüzüne beraber bakalım.

  Artık zorunlu ihtiyaçları karşılama hareketliliği dışında evlerimizdeyiz. Zorunlu ihtiyaçlar karşılanırken dahi tedirginlik hat safhada, eller sürekli antiseptiklerin tetiklerinde oluyor. En ufak bir şüphede dahi her tarafı ‘atış serbest’ diyerek dezenfektanlarla gözümüzü kırpmadan tarıyoruz. Anne-babamız dahi hiçbir akrabamıza, dostumuza, komşumuza gidemiyoruz. Haliyle kimse bize de gelemiyor. Hiç olmamış bir şey oluyor ve camiler dahi Cuma günü zorunlu kilitleniyor.İş yerlerimizi açamıyoruz, işlerimize gidemiyoruz. Ve daha bir sürü aksayan, normal akışının tam tersi dönen işleyişlere şahit oluyoruz. Bu sürecin selametle atlatılması için yaşanması elzem olan saydıklarımızda olumlu hiçbir şey yok aslında, değil mi? Dedim ya ben öyle düşünmüyorum.

  Herkesin iyi algısı, güzel kabulü farklılık arz eder. Benim bu konudaki algı ve kabullerim de itiraf etmek gerekirse biraz aykırı düşebiliyor. Biz modern çağın insanı düzenli bir iş ve buna bağlı düzenli-sabit bir gelirimizin olmasını en büyük zenginlik olarak addediyoruz. Bu kaygı tabii ki yaptığımız işlerle ilgili kariyer basamaklarını zorlamamızı,ve sürekli olası maaş zamlarını, gelir-gider hesaplamalarını gündem etmemizi mücbir hale getiriyor. Hal böyle olunca hangi iş kolunda olursak olalım evimize rahat bir kafayla gelemiyoruz. Dahası yorgun bedenlerle ve yarın ki iş gününün planlamasının, o da yetmezmiş gibi gelecekle ilgili sürekli kafamızın başköşesine oturttuğumuz kısa-orta ve uzun vadeli planların stresiyle ailemizin, çocuklarımızın yanına gelebiliyoruz. Zaten iş şartlarımız el vermesin, hemen oluşan boşluğu ek işlerle, daha fazla, o da yetmez daha da fazla kazanma hırsıyla profesyonelce değerlendiriyoruz. İşte bu bitmiş halimizle, bu bir türlü sükun bulmasına müsaade etmediğimiz kafayla çocuklarımızın yanına bir yabancı gibi zorunlu olarak geliyoruz. Hele eşlerin ikisi de çalışıyorsa bu durum katlanarak yabancılık olgusunu besliyor. Evet her zaman girip çıktığımız evimize aslında yabancılaşıyoruz. Adeta gelmek zorunda kaldığımız için, artı otel masrafı yapmamak ve toplum baskısını bertaraf etmek için evlerimize geliyoruz. Böyle olunca da çocuklarımızın, eşlerimizin, anne-babalarımızın varlığını derinlemesine kanıksamıyor, bu en kıymetlimiz olanlara karşı muhabbetimizi olması gerektiği gibi asli bir şekilde ortaya koyamıyoruz. Çocuklar yatıncaya kadar onları geçiştirmeye çalışıyoruz. Olmadı televizyon, telefon ve türevleri teknolojik zindanlarla çocukluk neşelerini karanlıklara hapsederek,onları bizden uzak tutmaya çalışıyoruz. Böyle bir haldeyken, kendimizi robotik bir düzene gönüllü bir dişli kılmışken hayatın varlığı ve diğer varlık üzerine ontolojik düşünme çabaları ortaya koymamız beklenemezdi tabii ki. Zaten buna müsait bir zamanımız ve müsait bir ruh halimiz yoktu. Bu haldeyken arkadaşlıklarımız, dostluklarımız da ve kendi aramızda ziyaretlerimiz de yüzeysel ve sosyal bir vazife ifa etmekten ibaretti. Çok olağanüstü haller dışında evinin kapısını çalmadığımız, hatta yaşadığı büyük acılardan bihaber olduğumuz, adlarını bile bilmediğimiz komşularımız, modern komşuluk anlayışlarımız var. Böyle yaşayıp giderken yolda bulduğumuz herhangi bir ideolojik fikri, yine ‘bu da olsun’ anlayışıyla, anlamını hiç sorgulamadığımız bir etiket olarak taşımaktan da geri durmuyoruz. Her Cuma ezanlarla camilere koşuyoruz. Ama bu Cuma niye vardı, bu Cuma’ya gelin diyen kimdi, bu zatın başkaca bir buyruğu yok muydu, koşa koşa girdiğimiz ve koştur koştur çıktığımız bu camiler sadece bunun için mi vardı, işin orasını düşünecek boş(!) bir vaktimiz yoktu. Dedim ya ontolojik tefekkür,bu meşgul ve yorgun zihinlerimiz için çok fazlaydı. Birileri yapıyordu, biz de yapacaktık. Mesele bu kadar basitti(!). Ulusal simgeler, ulusal kimlikler, bunlara bağlı mutaassıp fikirler, zihinsel bariyerler ve ezberlenmiş modern tapınmalar. Sorgulamadan hepsini, hep beraber hakkıyla yerine getiriyoruz.

  Bu kadar olumsuz bir tablonun üstüne bir de dünyayı saran ölümcül bir salgının pençesinden kaçmak için kendimizi evlerimize tıkmak geldi. İşte bu süreçte bu kaçışı kendimize, içimize kılalım. Bu sürecin sonu ne olursa olsun şu an zamanımız varken ve böyle bir şans verilmişken bunu değerlendirelim. Ha şunu da söyleyeyim ki ben bu sürecin korkularımıza oranla daha az(!) bir kayıpla sona ereceğini düşünüyorum ve öyle umuyorum. Uzun sürecek mi, evet uzun sürecek. Görür müyüz bilmem ama güneş doğacak yine, şafak karanlıklardan süzülüp ortaya çıkacak yine. Biz halihazırda kendi gönül dünyamıza güneşler, şafaklar doğurma fırsatı verilmişken kıymetini bilelim. Çocuklarımızın, eşlerimizin, ailemizin, anne-baba ve kardeşlerimizin, akrabalarımızın ve insanlığın, insan olmanın kıymetini bilelim. Hepsini bir yabancı gibi değil olması gerektiği gibi sevelim. Ailemizle tamamen onlara odaklanarak, ‘mış’ gibi değil sevgiyle zaman geçirelim. Bu tecrit sona erdiğinde arkadaş ve dostlarımızın, komşularımızın kıymetini bilip, onlarla daha çok hasbihal edeceğimize dair kendimizi hazırlayalım. Şimdi tefekkür etmenin, okumanın, sorgulamanın tam vaktidir. Okuyalım. Ezbere taassup ve fikirlerle zihinlerimize attığımız düğümleri okuyarak, öğrenerek çözelim. Düşünmekten korkmayalım. Kendimizle yüzleşmekten, eksikliklerimizi kendimize itiraf etmekten korkmayalım. Biz anlamazsak, biz kabul etmezsek, biz yaralarımızı iyi etmezsek en önce, kim tüm bunları bizim için yapmaya razı olacak ki?Bu bana göre bize verilmiş çok büyük bir fırsat. Kaçıp saklandığımız virüsten çok daha büyük bir olay, çok daha büyük bir şans.

  Ben kendimi, kendi eksikliklerimi, zaaflarımı yazdım büyük ölçüde. Ve yapmam gerekenleri söyledim yine kendime. Böyle olmadığınız halde sizi de kusurlarıma ortak kıldıysam lütfen beni affedin…

Bir Yorum Yazın