“Kadın Cinayetleri”

  • Haberin Tarihi: 28 Temmuz 2020
  • Bu haber 419 defa okundu.
  • Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaş:
  • Googleda Paylaş
  • Twitterda Paylaş
  • Facebookta Paylaş
“Kadın Cinayetleri”

     Geçen günlerde vahşice işlenen Pınar Gültekin cinayetinden sonra yine tüm çelişkilerimizle ele alıp, herkesin kendi açısından işlediği konu “kadın cinayetleri” oldu. Ben öncelikle şunu belirtmeliyim ki cinayet kavramının bir cinsiyetle ön plana çıkarılmasını çok doğru bulmuyorum. Bu yüzden başlıktaki ve diğer geçtiği yerlerde bu kavramı tırnak içine aldım. Çünkü cinayet, kim yaparsa yapsın şu hükme girer inancını taşıyorum:” Kim haksız yere bir insanı öldürmüşse, o bütün insanlığı öldürmüş gibidir.”. Ve bu hükme göre işlenen cinayetlerin de cezasının devlet eliyle kısas uygulamak olduğunu ve bu cezayı affetme yetkisinin sadece maktulün yakınlarına ait olduğuna inanıyorum. Ha bu benim savunduğum yöntem izlense dahi hem erkek hem kadınların cinayete yönelik vahşi istekleri sönecek mi, cinayetler son bulacak mı tabii ki de hayır.

     O vakit her bir kadının katledilmesinde ortalığı ideolojik vaveylalarla ayağa kaldırmanın, bu cinayetleri besleyen sebeplere hiç dokunmak istenmeyişinin, ya da hep aynı ezberlerle bunu bir dine, bir siyasi görüşe hasretmeye kalkmanın anlamı ve amacı ne ola ki! Her benzer olay olduğunda menşei, rengi ne olursa olsun hep aynı yerlere saldırmak nasıl ideolojik bir körlükse, sürekli katledilenin yaşam biçimi üzerinden nerdeyse onu katilinden daha suçlu bulmak aynı fikirsel körlüktür. Ama maalesef en çok okumayanların, düşünmeyenlerin, hoşgörü ve anlayıştan uzak olanların “Toplum okumuyor, düşünmüyor, farklılıklara tahammül etmiyor!” diye pirim yaptığı bir ülkede elbette tüm olaylardaki tutumumuzda olduğu gibi bu tür olaylarda da en keskin kutuplardan yola çıkarak konuşup tartışıyoruz. Aslında her olayda yaptığımız gibi bu tür olaylarda da tartışıp konuşmaktan öte, bir şekilde zıtlarımızla geçmiş ve şimdiye yönelik hesaplaşmalar içine giriyoruz.

     Öyle bir hale geldik ki “Neden?” sorusunu sormak bile kimi anlayışlarca çok büyük bir tepkiyle karşılanıyor, adeta onların açısından seni katille aynı kefeye sokabiliyor. O zaman bu soruyu her suçlu sorgulamasında yapan tüm güvenlik güçleri, ya da öğrencisi veya çocuğu hata yapan öğretmenler ya da anne-babalar da bu tür durumlarda “Neden yaptın?” diye sorduklarında suçlu mu oluyorlar! Aynı dereye giren insanlardan birçoğu eğer benzer semptomlarla zehirlenme vakaları yaşamışsa şimdi biz “Bu neden oldu? Bunu nasıl engelleriz, nasıl çözeriz?” demeyelim mi? Bazı meseleleri tekeline almış gibi davranan bir kesim “Yok sormayın. Bizim gibi her olayda aynı yere slogan atın, bağırın, hatta bu da yetmez küfredin!” diyor. Bu körlüğe ortak olmak sadece Türkiye’de değil hiçbir yerde ne kadınların ne de erkeklerin öldürülmesine engel olmadı.

     Hiçbir kanun ve sözleşme metninin sihirli bir gücü yoktur. Şu anda tartışmalı İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlükte olduğu ülkelerde “kadın cinayetleri” de diğer cinayetler de azımsanmayacak derecede işlenip gidiyor. Ama hiç okumadığı halde bir kesim bu sözleşmenin yürürlükte olduğundan bihaber, tüm “kadın cinayetlerini” bu sebebe bağlayıp yürürlükte değilmiş gibi slogan atarak bu sözleşmeyi ilahlaştırırken, bir kesim de hiç okumadığı halde çevresi karşı çıkıyor diye itiraz edebiliyor. Hiçbir kanun ya da sözleşme mükemmel değildir, olamaz. Çünkü insan ne kadar adil, doğru ve bilgili olsa da hatadan, eksiklikten muaf değildir. Böyle olunca onun her yaptığında illaki bir hata veya eksiklik olur. Yaptığı kanunlarda ve sözleşmelerde de bu olan ve bundan sonra da olabilecek bir vakıadır. Kaldı ki dünyaya bu konularda öncülük, rehberlik, abilik iddiasındaki güçlerin, örgütlerin ve ülkelerin son yüz elli-iki yüzyıldır dünyaya yön verdiğini göz ardı edemeyiz. Bu bizimkilerin de maalesef çok büyüttükleri merkezlerin dünyayı nasıl bir yere çevirdiğini görmeden, ona bakıp düşünmeden her dayattıklarını hukuk kabul edersek doğruya ulaşmayacağımızı bilmemiz gerekir. Zira kadınları çok önemseyen(!) bu zikredilen merkezlerin Irak, Afganistan, Suriye ve daha birçok coğrafyada binlerce kadının tecavüzüne neden yüksek sesler çıkarmadıklarını düşünmemiz gerekmiyor mu?

Acaba onlara ve bizdeki aynı görüşe sahip kesimlere göre onlar kadın mı değil! Sahi neydi kadın, nasıl olmalıydı, nasıl konuşmalı, nasıl giyinmeliydi ki onlara göre kadın sayılabilsin? Sadece kadınlar değil yine birçok coğrafyada binlerce kayıp çocuk, binlerce istismar kurbanı çocuk olunca duymadığımız sesler neden bazın olaylarda yükselir. Neden hukukçularımızın aklına hukukun üstünlüğü her zaman gelmez!

     Cinayet ister kadın yapsın ister erkek yapsın cinayettir. Ve nefret edilmesi gereken, cezalandırılması gereken bir suçtur. Bu yüzden kadınlar katledildiği zaman olayı bu kadar ayrıştırmanın bize bir şey kazandırmayacağını düşünüyorum. Daha önceki yazılarımda da değinmeye çalıştığım gibi bugün çoğumuz adeta bir sektörün üretilmiş ürünleri gibiyiz. Eğitim politikaları, kültür-sanat faaliyetleri, filmler, reklamlar hepsi bizleri belli bir kalıba sokmak, daha doğrusu kalıpsız, omurgasız, sadece tüketime ve kullanılmaya elverişli bir insan inşa etmek için düzenlenmiş gibi duruyor. Böyle olunca hem bu tür olaylarda da hem de başka olaylarda birazcık olsun genel bakarak konuşabilmeliyiz. Yoksa güya kadını savunan her türlü mekanizmanın aslında kadını cinsel bir meta ve çalışması zorunlu bir işçi yapma uğraşını göremeyiz. Sözleşmeler, kanunlar eğer açık ya da gizli olarak aileyi hedef alıyorsa, toplumu ifsada çalışıyorsa hepimiz karşı çıkmalıyız. Düzeltebiliyorsak düzeltmeli ya da tamamen reddetmeliyiz.

Daha sonra aynı konuyu işlemeye inşallah devam edeceğiz.

Anahtar Kelime:

Bir Yorum Yazın