Sakarya Olayı ve Ötesi

  • Haberin Tarihi: 19 Eylül 2020
  • Bu haber 803 defa okundu.
  • Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaş:
  • Googleda Paylaş
  • Twitterda Paylaş
  • Facebookta Paylaş
Sakarya Olayı ve Ötesi

Tahmin ettiğimden uzun bir aradan sonra Sakarya’da yaşanan olayı tartışmaya devam edelim istiyorum. Belki çoğunuz için bu olay çoktan eskimiş, geride kalmıştır. Ama ben bu tür olayların ama doğru, ama yanlış toplumdaki oluşturduğu etkisi ve ülkenin temel bir sorunu olduğu için bir hayli önemsiyorum.

     Karadeniz çok güzel bir yerdir. Deniziyle, yeşilliğiyle adeta dünyadaki bir cennet provası gibi düşünürüm hep oraları. Benim de oraları ilk görmem fındık sayesinde, fındık işçiliğiyle oldu. Fındık toplamak zahmetli bir iş gerçekten. Öyle ki o fındığın yeşilliğinin içine girdiğiniz zaman, öncesinde size cennet gibi gelen o yeşilden dahi nefret etmeye başlarsınız. İşte biz de ailecek öyle bir fındık macerası yaşamıştık. O hepimizi iğrendiren olayın yaşandığı çevrede yer alan bir köyde fındık toplamaya başlamıştık. Oradaki insanların ruh halini anlatması açısından orada yaşadıklarımızdan kısaca bahsedeyim size. İlk önce Kemal abinin yanında fındık toplamaya başladık. Kemal abinin babası mizacından mıdır başka bir şeyden midir bilinmez bize tiksintiyle bakardı. Sürekli azarlardı. Kemal abinin annesi, sekiz-dokuz yaşındaki çocuklarımıza, “Siz pkk için buraya geliyorsunuz. Buradan kazandığınız paraları onlara götürüyorsunuz, değil mi?” diye tuhaf, tuhaf sorular soruyordu. Onların fındığını topladığımız on günlük sürede bu tür konuşmaları o küçük çocuklarla yapmaktan hiç geri durmamıştı. Bu oradaki yaygın bakış açılarından bir tanesiydi. Düşünün biz öyle inançlı militanlardık ki o fikirdeki insanlara göre, ailemizin bir kısmını, hastalarımızı, yaşlılarımızı geride bırakarak gelip o sefil şartlara, gurbete katlanacak, sonra aç karnımızı doyurmadan kazandığımız birkaç kuruşu seve seve gidip örgüte verecektik! Herhalde öyle bir şeyden korkmuş olacaklar ki yevmiyelerimizi de eksik vermişlerdi. Ama tabii ki oradaki herkes böyle önyargılarla bize yaklaşmamıştı.

     Kemal abinin fındığından sonra Temel’in ve amcası Dursun abinin fındığını topladık. Orda fındık toplarken akşamları ailecek oturup güzel sohbetler yapıyorduk. Sohbetlerimizde ne Kürt ne de Türk’le ilgili bir mevzu geçmiyordu bile. Biz onlarla horon teptik, onlar bizimle halay çekti. Dursun abi tek kelime Türkçe bilmeyen rahmetli anneannemle saatlerce sohbet ederdi. Anneannem onun adını dahi doğru düzgün söyleyemiyordu, “Torsil” diye çağırıyordu Dursun abiyi. Buna rağmen o ikili sohbet edip konuşuyorlardı. Oradan ayrıldığımızda da Kemal abilerin aksine bize yeterince fındık da vermişlerdi.

     Ben yıllardır Karadeniz taraflarına gider gelirim emin olun genel olarak bu özetten ibaret bir yer orası. Ve diğer bütün illerimizin de özeti hemen hemen bundan ibaret. Kimisi seninle daha tek kelime etmeden tenin renginden, o da olmazsa şivenden dolayı hemen aranıza kalın bir kimlik, bir ırk duvarı inşa eder ve seninle o duvarın arkasından iletişime geçer. Kimisi de hiçbir duvara takılmadan gönülden gönüle, insandan insana bir iletişim kurar seninle. İşte bunu tecrübe edenler kendi kalitelerine ve dürüstlüklerine göre ya birinci modellemeyi baz alarak olumsuz bir genelleme yapıyor ve karşısında onlar da ırkçılık yapıyorlar. Ya da büyük fotoğrafa bakıp ikinci modellemeye güç vermek adına insanlığı, kardeşliği ön plana çıkarıyorlar. İkinci fikir maalesef azınlıkta ve çok desteksiz kalıyor her seferinde. Önemli olan ve mutlaka başarmamız gereken ülke topraklarında gönül köprülerini, insani ilişkileri güçlendirip desteklemektir. Bunu başarmadığımız takdirde birilerinin kullanışlı piyonları olarak birbirimizi yer dururuz. En sonunda da bizi kullananlar için hemen yenecek kolay lokmalar oluruz.

     Bu sorunlar dün Sakarya da başlamadı. Daha önce belirttiğim gibi ırkıyla ilk övünüp şaşıran ve karşılığında kaybedenlerden olup kovulan iblisti. Irkıyla övünmek, kendini başkalarından üstün görmek müzmin bir hastalıktır. Herkesin atasını, tarihini bilmesi çok önemlidir. Ama atalarımızın yaptığı büyük işleri övünç meselesi yapmamız bize hiçbir şey kazandırmaz. Biz ancak kendi yaptıklarımızla, ortaya koyduklarımızla bir değer ifade ederiz. Zorlandığımızda da geçmişimizden güç almak için onu belleğimize yazarız. Yoksa başarısızlığımızı örtmek, trend bir akım olarak milliyetçi söylemlerle prim peşinde koşmak, kendimizi rahatlatmak için bu tür söylemlerde bulunmak ne bizi ne de ülkemizi bir gıdım ileriye götürmez. Milli değerler içi boş olan bir sevgiyle sevilmez. Tarihi arka planı, yaşanmışlıkları, acıları, zorlukları onları bir değer yapar. Ve bu değerin temeli sadece bir milliyet, bir ırk olamaz. Hele moda yaklaşımlar hiç olamaz. Gece yatmaz gündüz kalkmaz, anne baba takmaz, insanlıktan, kardeşlikten anlamaz, çalışmaktan hoşlanmaz, dürüst çalışmaz, hakketmediğini afiyetle yer, ölmüş annesinin emekli maaşını almaya devam etmek için kılıktan kılığa girer, vergi kaçırır, oğlunu askerlikten kaçırmak için elli takla atar ama sorsan” Biz kü yedi kıtada at koşturmuş, çağ açıp çağ kapatmış bir milletiz.” diye naralar atıp insanı çileden çıkaran tipler hiç az değil maalesef. Tamam Allah onlardan razı olsun öylelerdi, ömürleri cihatla, fütühatla geçti söz ettiklerinin. Ama sen yataktan kalkıp tuvalete gitmeye üşenirken neyin kafasını yaşıyorsun da bunları söylüyorsun derler adama. Öbürü insanlıktan en uzak olan değerleri savunur, devrim diye sabahlara kadar kadeh devirir, ahlaksızlığı özgürlük diye benimser ve benimsetir, asıl düşmanı görmez en yakın olması gereken kardeşini en büyük düşmanı olarak beller, insan sevmez, komşu bilmez sonra da “Biz Mezopotamya’nın en eski milletiyiz. Biz, Türkler Anadolu’ya geldiklerinde onlara yardım ettik, onların yanında savaştık. Her zaman bütün halklara dost olduk.” diyerek seni öyle çileden çıkarır.Evet senin ataların öyle yaptı ama sen onlar ne yaptıysa onların tersini yapıyorken bu ezberleri tekrarlaman ne anlam ifade edecek! Ayette ise söylenen şudur: “Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız size aittir.”.

     İddiası ne olursa olsun, çokça övünüp büyük laflar edenler, çok konuşanlar savundukları şeyi en önce bırakıp kaçacak olanlardır. Yoksa siz, 15 Temmuz’da kimi yiğitler son emaneti şereflice teslim etmek için bedenini tanklara, kurşunlara siper ederken, aynı gece bankamatikler önünde uzun kuyruklar oluşturanlar “En milliyetçiler bizleriz!” iddiasında değiller miydi sanıyorsunuz!

Anahtar Kelime:

Bir Yorum Yazın