Toplumdan Yığına

  • Haberin Tarihi: 18 Mayıs 2020
  • Bu haber 247 defa okundu.
  • Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaş:
  • Googleda Paylaş
  • Twitterda Paylaş
  • Facebookta Paylaş
Toplumdan Yığına

İnsan tek başına yaşayacak şekilde programlanmamıştır. Toplumsal bir varlık olduğu için ilk yaratılmayla aileden başlayarak sosyal gruplarla devam eden ve toplum dediğimiz kavrama ulaşan bir medeniyet yolcusu olmuştur.

Bu yolculukta toplumlara göre değişebilen gelenekler-görenekler, toplumsal norm ve kabuller ortaya çıktı. Ve bu normlar uzun bir süre, daha doğrusu son yüz elli yıla kadar toplumların bağlı olduğu ve toplum olmayı sağlayan en önemli sabiteler oldu. Bunların yanlış olanları olduğu gibi doğru olanları da vardı elbette. Son yüz elli-iki yüz yıla kadar toplumlarda belirleyici olan bu toplumsal kurallar doğal bir süreçle oluşmuştu. Kendi içindeki değişim de çok çok az olan birkaç keskin müdahale dışında doğal bir seyir izledi. Yalnız şu bir gerçek ki, kabaca insanlığın son yüz elli yılına kadar toplumlara yön veren bu kurallar bütünü, doğru ve yanlışlarıyla bugünkü bozulma ve karmaşadan, savrulma ve düzensizlikten, insani değerlerin erozyona uğradığı bir dünyadan daha kabul edilebilir bir dünya ortaya koymuştu. Bir daha altını çizmek gerekirse o toplumsal kabullerin elbette ki yanlışları ve kabul edilemez yönleri de hayli fazlaydı.

Son yüz elli-iki yüz yıl dediğimiz zaman diliminde başlayan ve son otuz-kırk yılda artık iyice belirginleşen bir güç, yeni bir anlayış ortaya çıktı.Bin sekiz yüzlü yılların sonunda hız kazanmaya başlayan bilim ve teknolojideki gelişmeler insandaki ölümsüzlük, sonsuzluk ve sınırsızlık hırsını iyice kabartmıştı. Artık insan doğayı çok hızlı bir şekilde biçimlendirebiliyor, istediği yerleri gönlünce değiştirebiliyordu. Eskisinden çok daha hızlı ve çok daha fazla üretim yapabiliyordu. O yıllardan başlayarak dünyanın her tarafı irili ufaklı atölyelerle, fabrikalarla bezendi. İlk başlarda üretilip satılan şeyler belki daha makul, zaruri ihtiyaçlara yönelik ürünlerdi. Fakat bu zamanla insana yetmemeye başladı. Şirketler, sanayiciler, tüccarlar, iş adamları daha çok satmalıydı. Bunun için toplum mühendislikleri yöntemiyle insanlara yeni alışkanlıklar kazandırmaları gerekiyordu. Bir ürünü üretmeden önce o ürünü satın alacak, ona ihtiyaç duyacak kitleleri oluşturmaları gerekiyordu. Bunun için toplumların o güne kadarki birikimi olan toplumsal normları yok etmek gerekiyordu. Bu yolda her şey mübahtı. Neyi değiştirebildiyse değiştirecek, neyi dönüştürebildiyse dönüştürecekti insan. Üreteceği ilaç için önce hastalık yayacaktı. Önce insanları fastfoodlara alıştırıp şişmanlatacak, sonra da onları zayıflatmak için çeşit çeşit ürünler sunacaktı. Her türlü görsel medya aygıtıyla önce en makbul kadının güzel olan olduğu algısını yaratacaktı ki, kadınları gerekirse defalarca kesilme pahasına estetik ameliyatlara razı edecekti. Bir süre sonra buda yetmeyecekti ve erkekleri bile estetik kaygıyla her türlü operasyon, bakım ve harcamaya çoktan razı olmuş kişiliklere dönüştüreceklerdi. Ve bunun sonu gelmiyor, gelmeyecekti. Üretecekleri ürünlerin satılması için ekinden, nesle, köylerden kentlere, giyimden beslenmeye ve hatta cinsel kimliklere müdahale etmek ve değiştirmek için ellerinden geleni yapacaklardı. Toplumların yapılarıyla o kadar oynayacaklardı ki insanlar toplumdan kalabalıklara, yığınlara dönüşeceklerdi. Yani bugünkü geldiğimiz noktaya ulaşacaktı. Bu kalabalıkları değer sandıkları boş şeylerle yeniden dizayn ettiler. Yasaları, kurumları ona göre yeniden şekillendirdiler. Direnen yapıları acımasızca silmek için her türlü silahı kullanarak saldırdılar. Oluşturdukları kalabalıkları bile yeniden, yeniden şekillendirdiler. Bu sefer kalabalıkları ihtiyaçlarına göre çeşitlendirdiler.

    Toplum olmaktan ve toplumsal kurallardan uzaklaşıp kalabalığa dönüşmek her türlü değeri değersiz kıldı. İstediği kadar yanlış olsun yapabildiğin sürece her şeyi yapabilme gücü verdi. Günahları örttü, günahkarları aklayıp pakladı. İnsanı toplumsallık gerçeğinden koparıp kendi egosuna ve konforuna sapladı. Her türlü toplumsal kuralı, gelenek-görenek ve kabulleri havada bıraktı. Ayıp, günah, yanlış ölçütleri yapılma sıklığına bağlandı. Yaptığın en çirkin işlerden biri dahi olsa, ama bunu yapan bir çeşit kalabalık mevcutsa yapılanlar otomatik olarak doğru oluyordu. Yoksa bir erkek normal şartlarda karısının başkalarının önünde yarı çıplak kalmasına rıza gösterebilir miydi? Ama değil mi ki bunu yapan bir kalabalık vardı, o zaman bu da doğruydu. Artık sihirli güç kalabalıktı, çokluktu. Bu kalabalık ki, tek bağlayıcılıkları benzer şeyleri yapmak olan yığınları bir araya getirmekten başka bir gücü yoktu. Ve ne yaparsan yap o kalabalık senin ayıbını örtüyordu, ne yaparsan yap onu meşru kılıyordu. Son otuz-kırk yıl dediğimiz süreçte daha önce konuşulması bile ayıp olan şeylerin artık hayatın olmazsa olmazı olduğunu gördük. Hatta bunları savunan ve yapan insanların kahraman ilan edildiklerine, sonuna kadar onure(!) edildiklerine şahit olduk. Dünyanın büyük bir çoğunluğu bu psikolojiyle birbirine benzedi. Benzemeyenler diğerlerine benzemek için canhıraş bir şekilde çabalamaya başladı.

Son tahlilde kalabalık girdabı sağcı, solcu, dindar demeden bir şekilde hepimizi içine aldı. Bu da hepimizi, güya özgürlük ve aydın olma adına, yüce idealler adına aslında sadece kullanışlı tüketiciler yaptı. Hepimiz ayıplarımızı kalabalıkla örtmeyi marifet bildik. Yaptıklarımızı yapan, söylediklerimizi söyleyen bir kalabalığın olmasını, yaptıklarımızın doğru olması için en büyük doğrulanma yeri olarak kabul ettik. Kalabalığın, çokluğun, yığının bir parçası olmak, onun içine saklanmak, yaptıklarımızı onunla meşrulaştırmaya kalkmak yaptıklarımızı doğru kılmaz. Bizi sadece adileştirir, sıradanlaştırır, kişiliksiz ve kimliksiz kılar. Düşünme ve sorgulama duygularını işlevsizleştirir.

Tefekkürle kalın, sağlıkla kalın…

Anahtar Kelime:

Bir Yorum Yazın