Türkiyelileşmek: Kimin Günahı, Kimin Sevabı-7

  • Haberin Tarihi: 13 Temmuz 2015
  • Bu haber 1018 defa okundu.
  • Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaş:
  • Googleda Paylaş
  • Twitterda Paylaş
  • Facebookta Paylaş

Peki nasıl oluyor da bu kadar geniş kapsamlı bir sorun, PKK muhalifi bazı Kürt milliyetçileri ile şu sıralar PKK’yle birlikte yürüyen bazı Türk solcuları tarafından, etkisi, yuvarlak rakamlarla 1974-1990 arasında hissedilmiş olan PKK’nin sosyalist ideolojisiyle izah edilmeye çalışılıyor?

Bu sorunun birden fazla cevabı var. Hemen akla geleni, sözü edilen grupların konuyla ilgili gerçekler hakkındaki yeterince bilgi sahibi olmamalarıdır.

Böyle bir açıklama, tek tek insanlar bakımından belki doğru olabilir; ancak genel bir iddia olarak gerçeği yansıtmaz. Zira anılan gruplar içinde bu yazı dizisinde bahsedilen verilerden haberdar insanlar vardır.

Bununla birlikte söz konusu verileri yorumlamayla ilgili teorik bir sorundan söz edilebilir. Bu çok boyutlu sorunun değinmeden yapamayacağımız nitelikteki ilk boyutu, tarih yazımının metodolojisiyle ilgilidir.

Konu geniştir ve üzerine epeyce yazılmıştır. Dolayısıyla iki cümleyle özetlemeye kalkışmak, biraz risklidir. Buna rağmen şunu söylemek gerekiyor: Tarihin belli bir dilimine ait aynı verileri özcü bir ulus yaklaşımıyla okuyup yazdığınızda ortaya çıkacak sonuç ile özcü anlayışlardan mümkün olduğunca arınarak okuyup yazdığınızda ortaya çıkacak sonuç bir birinden farklı olacaktır. Keza bugün Kürtlere, Türklere, Ermenilere vb. öngördüğünüz geleceğe ilişkin farklılıklar da düne ait aynı verileri çok farklı biçimlerde fark etmek, anlamak, kurgulamak ve sunmak şeklinde sonuçlar doğuracaktır. Şu sıralar piyasada etkili olan özcü bakış açıları ve saf etnik gruplara dayalı gelecek tasavvurları, ne yazık ki adına Türk, Kürt, Ermeni, Süryani, Sünni veya Alevi dediğimiz grupların dünkü durumlarını, iç ayrımlarını ve bu ayrımların söz konusu grupların birbirleriyle olan ilişkilerine olan etkilerini vb. anlamaya pek elverişli değildir. Sözünü ettiğimiz teorik sorunun ilk boyutu bununla ilgilidir.

Bu yazı dizisini daha doğrudan ilgilendiren ikinci boyut ise bir sosyal hareketin gerçekliği ve eylemleriyle o hareketin söylemleri arasındaki ilişkinin nasıl görülmesi gerektiğiyle ilgilidir.

Daha önce de değinildiği üzere buradaki en önemli sorun, bir sosyal hareketin gerçekliğini, o hareketin söylemlerinin düz anlamlarına eşitlemekten kaynaklanıyor. Mesela PKK, “Biz iktidar istemiyoruz.” dediğinde, buradan PKK’nin gerçekten de iktidar istemediği sonucu çıkarılıyor (Tabii ki PKK içinde iktidardan gerçekten de nefret eden insanlar olabilir). Oysa sabah akşam bu lafı söyleyen PKK, bizatihi iktidarın cisimleşmiş halidir. Hem de küresel ölçekte örgütlenmiş ve çoğu durumda askeri disiplinle işleyen bir Kürt iktidarı.

Böyle olması iyi midir, kötü müdür? ya da böyle olmasının PKK’nin başarıları üzerinde etkisi var mıdır, yok mudur? türünden soruları tartışmıyorum. Bunlar ayrı konular ve nerede durduğunuza bağlı olarak değişecek cevaplar gerektirir. Burada yapılan, mevcut durumu tespit etmeye çalışmaktan ibaret: PKK, bugün Kürtlükle tanımlanan belli bir alanda ekonomik, siyasi, askeri ve hatta kısmen kültürel iktidarı temsil etmektedir ve bu iktidarını en azından on beş yıldır “Biz iktidardan nefret ediyoruz” ifadesieşliğinde koruyup genişletmektedir!

Peki, PKK, iktidar kavramını olumsuzlayarak iktidar olan veya olmaya çalışan yeryüzündeki ilk sosyal hareket midir?

Özel olarak bu konuyu araştırmadım; ama içimden bir ses “Evet öyledir,” demek için fazla acele etmemek gerektiğini fısıldıyor. Esasen bu soru, konumuz bakımından fazla önemli de değildir. Önemli olan, bir iktidar eyleminin, bazı koşullar altında, bizzat iktidar kavramına karşıtlık üzerinden şekillendirilen bir söylemi bile kullanabileceğini bilmektir.

İktidar kavramına karşıtlık üzerine kurulu bir söylemin, iktidar elde etmek için uygun bir söylem olmadığı ileri sürülebilir. Bu, makul görünüyor. Ancak yalnızca iktidar karşıtı ifadelerinden kalkarak PKK’nin gerçekten de iktidar istemediğini söylemek yanıltıcı olacaktır. Birinci görüş, genel bir önerme olarak akla yatsa da ikinci görüş teorik bir yanlışı ifade eder. Çünkü bir sosyal hareketin gerçekliği ile o hareketin söylemi arasında zaman zaman terslikler oluşması, anormal bir durum değildir. Dolaysıyla bir hareketin gerçeğini anlayabilmenin yolu, onun ifadelerinin düz anlamlarına değil, bu ifadelerin nerede durularak, kime karşı, hangi kısa ve uzun vadeli amaçlarla söylendiğine, hangi araçlarla ifade edildiğine… kısacası hangi koşullar altında dile getirildiğine bakmaktır. Sözü edilen Kürt milliyetçileriyle Türk solcularının bakışlarında bu noktada bazı sorunlar vardır. Onlar PKK’nin gerçeğini, onun ifadelerinin düz anlamlarından ibaret görüyorlar.

Özetlersek; tarih yazımı alanına giren bazı teorik ve metodolojik sorunlar ile bir sosyal hareketin gerçekliği ve onun söylemi arasındaki ilişkilere dair teorik sorunlar, girişteki soruya verilebilecek cevaplardan ilkini oluşturuyor.

 

İkinci cevap, çarpıtmayla ilgilidir. Burada ise, bir sosyal hareketin gerçeğini o hareketin sözlerinin düz anlamıyla izah etme çabasından çok, bu sözlerin herhangi bir andaki anlamlarından birine bilinçli bir şekilde sabitleme gayreti söz konusudur. Sabitlenecek yer, sabitlemeyi yapanın istek ve ihtiyaçlarınca belirlenir. Sabitlemeise bu yere uygun biçimde yaratılan bir anlamla gerçekleştirilir. Böyle bir anlam, verili gerçeklerin istek ve ihtiyaçlara uygun biçimde kurgulanmasıyla mümkündür ki bu işlem, bazı durumlarda gerçekleri açık biçimde çarpıtmayı da içerir.Girişteki soruya verilebilecek bir diğer cevap, bu türden ideolojik faaliyetlerle ilgilidir.

PKK’nin Türkiyelileşmeyle ilgili ifadeleri, bugün en az iki yönden böyle bir ideolojik işleme tabi tutulmaktadır: Türk solcuları ve Kürt milliyetçileri yönünden. Buradaki dikkat çekici noktalardan biri, zıt kutuplardan gelen söz konusu faaliyetlerin aynı ön kabulden yola çıkıyor olmasıdır: Sosyalizm ve Türkiyelileşme kavramları arasına konulan eşitlik. Zira iki taraf da sosyalizmin Türkiyelileşmek anlamına geldiğini var sayıyor.

Aynı ortak varsayımdan birbirine zıt iki ifade çıkarmak, kolay olmasa gerek. Taraflar bu zorluğu söz konusu kavramlara yükledikleri değer yargılarıyla aşmaya çalışıyorlar: Türk sosyalistleri, Türkiyelileşmeye olumlu bir değer yükleyip bunu olumlu değer yükledikleri bir başka kavramla, yani sosyalizmle izah ederken; Kürt milliyetçileri, Türkiyelileşmeye olumsuz bir değer yükleyip bu olumsuzluğu veba kadar tehlikeli gördükleri bir diğer olumsuzlukla, yani sosyalizmle izah ediyorlar.

Oysa bu yazı dizisiyle gördük ki, Türkiyelileşmenin ardında yatan belirleyici faktör, sosyalizm değildir. Tersine, sosyalizmin Kürt hareketine ideolojik etkisi –ki esasen 1960’ların ortalarından 1990’ların başına kadar olan dönemde hissedilmiştir- Kürt hareketini radikalleştirmek ve Türkiye’den uzaklaştırmak şeklinde gerçekleşmiştir. Bir diğer deyişle, her iki ifadenin de üzerine inşa edildiği temel varsayım olgusal temelden yoksundur. Bu durumda iki tarafın yaptığı da olguların çarpıtılmasına dayalı ideolojik bir faaliyet halini almaktadır. Bir taraf, olmayan bir şeye olumlu bir mana yükleyerek PKK gerçekliğini buna sabitlemeye çalışırken; diğeri, aynı olmayan şeye bu kez olumsuz bir mana yükleyerek PKK’yi bu olumsuz ifadeye sabitlemeye çalışmaktadır. Buradan anlıyoruz ki tartışılan konu, Kürt hareketinde Türkiyelilikle sosyalizmin ilişkisi değil, tarafların PKK’yle olan kendi ilişkileridir. Taraflar, Türkiyelilikle sosyalizm arasındaki ilişki üzerinden gerçekte kendileriyle PKK arasındaki ilişkiyi konuşmaktadırlar. Bütün o olgusal temelden yoksuniddialarburada işlevsel hale gelmektedir.

Gelecek yazıda kısaca meselenin bu boyutuna da değinerek konuyu bağlayalım.

Anahtar Kelime:

Bir Yorum Yazın