Zikrin Dindeki Yeri Ve Önemi (1. Bölüm)

  • Yazının Tarihi: 21 Ekim 2015
  • Yazar: Muhammed Gül
  • Bu yazı 1051 defa okundu.
  • Yazıyı Sosyal Medyada Paylaş:
  • Googleda Paylaş
  • Twitterda Paylaş
  • Facebookta Paylaş

Sevgili kardeşlerim, Kur’ân-ı Kerim’deki mânâsıyla zikir; Allah isminin  ardarda tekrar edilmesidir. Zikir, Kur’ân-ı Kerim’i yaşamanın olmazsa olmaz yegâne şartıdır.

Hidayet dînin omurgasıdır ve zikirsiz bir hidayetin yaşanması söz konusu değildir. Öyleyse dîni yaşamak A’dan Z’ye kadar zikre bağlıdır. Çünkü Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) 14 asır evvelinde dış düşmanlarla yaptığı bir savaştan döndüğünde sahâbeye şöyle buyuruyor: “Biz küçük cihattan döndük, şimdi büyük cihada başlıyoruz”. Sahâbe soruyor: “Ya Resûlullah dış düşmanlarla yapılan bu cihattan daha büyük cihat var mıdır?”,

“Evet, bir insanın kendi nefsiyle yaptığı cihat en büyüktür.” buyuruyor.

İşte içimizdeki en büyük düşmanımız olan nefsimize karşı yaptığımız cihadın silahı zikirdir. Nasıl ki dış düşmanlarla yapılan savaşın silahı tabancadır, tüfektir vs.dir, bizim kendi nefsimizle yaptığımız cihadın silahı da zikirdir ve zikir en büyük ibadettir. Dîni yaşamak; nefsimize karşı cihadı ekberi kazanmaktır.

Zikirsiz bir nefs tezkiyesi, zikirsiz bir nefs tasfiyesi hiç kimse için mümkün değildir. Zikir 7 vasıta emirden sadece  bir tanesidir. İblis, 7 hedef emirden bir tanesi olan mürşide tabiyeti din tatbikatından çıkartmak süretiyle vasıta emir olan zikri, dîn tatbikatından çıkartmayı başarmıştır. Başta hidayet; Allah’a ulaşmayı dilemek günümüz dîn tatbikatında yer almamaktadır. Hidayet olmadığı için otomatikman zikir de devreden çıkmıştır.

Allahû Tealâ Zumer Suresinin 22. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

39 / ZUMER – 22: E fe men şerehallâhu sadrehu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.

Dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dileyerek “Allahû Tealâ’nın göğsünün şerh ettiği kişi bir nur üzeredir.” Âyetin devamı şöyle: Dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemeyerek açık bir dalâlette bulunan “Zikirle kalpleri katılaşanların vay haline!” Öyleyse hidayet yoksa zikir de yoktur, hidayet varsa zikir vardır.
En’âm Suresinin 125. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

6 / EN’ÂM – 125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.

“Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü şerh eder, teslimlere açar.”
Bu nokta çok önemli: Allah’a ulaşmayı dilemek hidayettir. Allah kimi Kendisine ulaştırmayı diliyorsa, onun göğsünü şerh ediyor. Allah kimin de dalâlette kalmasını dilerse onun göğsünü darlaştırır, sanki göğe yükseliyormuşçasına bir darlık verir.

Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dileyeni, yani hidayeti dileyeni Kendisine ulaştırır ama dilemeyeni de dalâlette bırakır. Dalâlette kalan bir insan sürekli daralır, zikir yapsa da, zikir onun kalbine bir şey ulaştırmaz. Hidayeti dileyen bir kişi ise zikir yapmaya başladığı an kalbi nurlanır.

Öyleyse günümüz dîn tatbikatında niçin zikir yer almamaktadır? Çünkü bu dîn tatbikatında sadece İslâm’ın beş şartı var; Sevm’us-salât (namaz ve oruç), hacc’ül zekât (hac ve zekat) ve kelime-i şahâdet olmak üzere 5  vasıta emir var. Fakat kişinin kalben, ölmeden önce ruhunu Allah’a ulaştırmayı dilemesi olan hidayet yok. Hidayet yoksa doğal olarak hidayetçi de yok. Hidayetçi yoksa  zikir yoktur. İşte bugünkü dîn tatbikatında zikrin olmamasının temel sebebi mürşide tabiyetin olmamasıdır. Rabıtasız zikir hedefe ulaştırmaz.

Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki: “Lâ tectemî ummetî an dalâleti. Benim ümmetim dalâlet üzere birleşmez.” Mefhûm-u muhâlifîn’den hareket ettiğimizde, dalâletin zıttı olan kavram hidayettir.

Hadîs-i şerifte birleşmenin adresi dalâlet olmadığına göre hidayettir. Demek ki cem olmanın, cemaatte yer almanın adresi, olmazsa olmaz şartı HİDAYET’tir.
Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) devam ediyor; “Cemaat rahmettir, tefrika azaptır.” Her iki hadis-i şerif arasında kesin bir illiyet rabıtası vardır. cemaat (Cem olmak) rahmettir. Rahmeti bize ulaştıran amel; zikirdir.

Diğeri taraftan tefrika azaptır, kişinin dalâlette kalması onu azaba ulaştırmaktadır ve dalâletteki kişi doğal olarak zikir yapmadığı için sürekli  mutsuzdur, huzursuzdur ve azaptadır. Bizi mutsuz ve huzursuz kılan faktör nefsimizin afetleridir. Bu afetleri kalpten temizlemenin yegane vasıtası zikirdir. İnsanlar ne kadar mutlu olmak istiyorlarsa o kadar zikretmelidir. Zikir yoksa mutluluk ve huzur yoktur.

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de Ankebût Suresinin 45. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

29 / ANKEBÛT – 45: Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn(tasneûne).
Kitaptan sana vahyedilen şeyi oku ve salâtı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salât (namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder). Ve Allah’ı zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir.

Âyet-i kerimede 3 tane zikir mukayese edilmektedir:
– Kur’ân’ın tilâveti bir zikirdir,
– Namaz kılmak da bir zikirdir,
– Allah’ın isminin tekrarı da bir zikirdir.

Bu 3 zikir birbirinden farklı fonksiyonlara tâbîdir. Fakat âyet-i kerimeye göre, bu 3 zikirden en büyük olanı, Allah isminin kalpte tekrarıdır. Kur’ân-ı Kerim âyetlerinin de bir zikir olması, âyet-i kerimelerde Allah isminin tekrarı olması sebebiyledir, dolayısıyla bu âyetler okunduğu zaman kişi otomatikman zikretmiş olur.

Sevgili Kardeşlerim, insanlar zikir yapmadıkları takdirde akıllarına mukayyet olamazlar. Bir söz vardır: “Kişinin ilmi yoksa kesinlikle aklı da yoktur. Amelsiz ilim deliliktir, ilimsiz amel de hiçliktir.” Kişinin eğer ilmi var da ameli yoksa o aslında akletmeyen birisidir. Ama ilimsiz amel de hiçliktir, yani kişiye bir fayda sağlamaz. İlmi yaşayabilmemiz için mutlak surette zikrin devreye girmesi lâzımdır.

Nitekim Kur’ân’da, Kehf Suresi 105. âyet-i kerimesinde şöyle buyrulmaktadır:

18 / KEHF – 105: Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).
İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.

Allah’a ulaşmak hidayettir. O insanlar ki hidayeti (Allah’a ulaşmayı) inkâr ediyorlar, hidayet olmayınca o zaman onların amelleri de boşa gidiyor, yani fayda vermiyor. İlimsiz, hidayetsiz amel hiçliktir.
Halbuki zikrin ve vasıta emirlerin yer aldığı bir muhteva bize bir bütün olarak İslâm’ı ifade etmektedir. Yani, İslâm’ın beş şartına ilave olarak, dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemek, olan hidayet ve hidayetçiye tâbiiyet kesinlikle farzdır. Hidayet ve hidayetçi olmadığı takdirde vasıta emirlerin yerine getirmesi halinde, ameller boşa gitmektedir.

Öyle insanlar vardır ki, “ben Allah’ı seviyorum, ben şuyum, ben buyum, ben zaten Allah’a inanıyorum.” derler fakat baktığınız zaman amelleri (hidayet, tâbîiyet) yerine getirmiyorsa, ifade ettiğimiz gibi kişinin ameli olmadığı cihetle, o aslında akletmeyen birisidir. Eğer ilmi var onunla amel etmiyor o da kesinlikle doğru değildir. Yani dengenin korunabilmesi için mutlaka her ikisinin beraber olması lâzımdır.

Allah’a ulaşmayı dilemek ve tâbiiyet, dînin temeli, omurgasıdır. Temelsiz bir binayı yükseltmek hiç kimse için mümkün değildir. Zikretmeyen kişinin aklı yok demektir. Akledebilmek için mutlaka zikir lâzımdır. Bunu nerden biliyoruz?
Allahû Tealâ Hacc Suresinin 46. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

22 / HACC – 46: E fe lem yesîrû fîl ardı fe tekûne lehum kulûbun ya’kılûne bihâ ev âzânunyesmeûne bihâ, fe innehâ lâ ta’mal ebsâru ve lâkin ta’mal kulûbulletî fîs sudûr(sudûri).
Onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki onların, onunla akıl ettikleri kalpleri ve onunla işittikleri kulakları olsun. Fakat baş gözleri kör olmaz. Lâkin sinelerdeki kalpler kör olur.

“Onlar yeryüzünü dolaşmadılar mı? Kalpleri olur da onunla aklederlerdi.
Buna göre, kişi kalple akledebildiğine göre, zikrin mahalli de kalp olduğuna göre, zikretmeyen kişi aslında akletmeyen bir insandır.  Allah ile kalın, mutlu kalın.

(Devamı bir sonraki yazıda)

 

Bir Yorum Yazın