Zikrin Dindeki Yeri ve Önemi (2. Bölüm)

  • Yazının Tarihi: 3 Kasım 2015
  • Yazar: Muhammed Gül
  • Bu yazı 1086 defa okundu.
  • Yazıyı Sosyal Medyada Paylaş:
  • Googleda Paylaş
  • Twitterda Paylaş
  • Facebookta Paylaş

Sevgili Kardeşlerim, Allahû Tealâ iki çeşit zikri de Kur’ân’ı Kerim’e yerleştirmiştir: Hâfî zikir ve Cehrî zikir. İki çeşit zikrin de dominant olarak kullandığı yerler vardır.
Hâfî zikir, Allah isminin iç sesimizle tekrarı demektir. Hâfî zikirde, sadece dili kıpırdatırsınız ama sessiz bir şekilde zikredersiniz, bu yine hâfî zikirdir. Bir de, iç sesinizle Allah’ı tekrar edersiniz yine hâfî zikirdir.
Ama ne zaman Allah ismini sesli olarak tekrar edersiniz bu cehri zikirdir. Örneğin hac farizasını yerine getirirken yapılan zikirlerin hepsi cehri zikirdir. Yine savaşta, hücuma geçerken “Allah, Allah, Allah” sesleriyle yapılan zikirler de cehri zikir hüviyetindedir. Fakat bu zikirleri, evinizde otururken yapamıyorsunuz, tek başına olduğunuza göre, en kıymetli olan zikir; hâfî zikir, yani sessiz yapılan zikirdir.
Cehri zikrin 24 saat zaman dilimi içinde yapılabilmesi mümkün değildir. Ama hâfî zikri Allahû Tealâ 24 saat farz kılmıştır.
Allahû Tealâ Muzzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesinde bildirmektedir.

73 / MUZZEMMİL – 8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi’ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.

Bu âyet-i kerimedeki zikir, 3 saatlik bir zaman dilimine tekabül etmektedir. Ruhun Allah’a teslimi için mutlak surette bu 3 saatlik zikrin yerine getirilmesi lâzımdır. Ama fizik vücudun Allah’a teslimi 3 saatlik bir zikirle değil, bu zikrin 6 kat daha arttırılmasıyla mümkündür. Fizik vücudun teslimi 18 saatlik zikri gerektirir. Yani, 24 saatlik zaman diliminde, eğer 6 saat bir uyku süresi düşünecek olursak, geride kalan, yatağınızdan uyanır uyanmaz tekrar yatağa dönünceye kadar geçen her saniyeyi kişinin zikir yaparak geçirmesi lâzımdır.
O zaman akla şöyle bir sual gelebilir: Bir kişi bu kadar süre içinde zikir yapacak ama hiç mi çalışamayacak? Burada Allahû Tealâ’nın muradı, kişi uykusundan uyandıktan sonra, tekrar yatağa dönünceye kadar geçen sürede Allahû Tealâ’yı zikretmesi, böylelikle dünyadaki her aktivitenin zikirle yapılmasıdır. Su içerken zikirle, yemek yerken zikirle, bağ-bahçe ekerken zikirle, çift sürerken zikirle, televizyon seyrederken zikirle, mutfakta yemek pişirirken zikirle, kısacası her şeyin zikirle yapılması lâzımdır. Tüm bu zaman dilimlerindeki zikrin cehri zikirle yapılmasına imkân yoktur, şartlar müsadee etmez. Fakat kişi bunu hafî zikirle gerçekleştirebilir. Allahû Tealâ’nın bizden de istediği budur. Öyleyse fizik vücut teslimi için 18 saat zikir gereklidir. Nefsin teslimi ise daimî zikirle mümkündür.
Allahû Tealâ Nisâ Suresinin 103. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

4 / NİSÂ – 103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah’ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü’minlerin üzerine, “vakitleri belirlenmiş bir farz “ olmuştur.

“Namazı kılıp bitirdikten sonra, otururken, ayaktayken, yan üstü yatarken, hep Allah’ı zikredin.” Niçin namazı kılıp bitirdikten sonra? Çünkü zaten namaz bir zikirdir. Öyleyse Allahû Tealâ daimî olarak zikretmemizi emrediyor.  İşte nefsin Allah’a teslimi daimî zikirle mümkündür.
Zikredenleri kınayan kişiler ise Allah’ı zikretmeyenlerdir. Zikretmeyenler ruhlarını, fizik vücutlarını, nefslerini Allah’a teslim etmeyenlerdir. Bu teslimleri yapmayanlar, Teslim Dînini yaşamayanlardır.
Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sözlerine baktığımız an, zikirle ilgili birçok güzellikler vardır:
• “Fâsıklardan olmak istemiyorsanız Allah’ı çok zikredin.”
• “Daimî zikir için şeytanın kapısını zikirle kilitleyiniz.”
• “Zikretmek şifadır, zikirsizlik ise hastalıktır.”
• “Size Allah’ı çok zikretmenizi emrediyorum. Peşine düşman düşen bir kimse, nasıl bir kaleye sığınarak ondan kurtulursa, kul da şeytandan ancak Allah’ın zikri ile kurtulur.”
• “Allahu Teala’ya muhabbetin alâmeti zikrullahı sevmek, nefretin alâmeti zikrullahı sevmemektir.”
• “Allah’ı zikreden mü’min diriye, Allah’ın zikrinden gafil olan kişi ölüye benzetilmiştir.”
• “Kuran’ı okumak ve zikir imanı kuvvetlendirir.”
• “Allah’ı çok zikretmeyen imandan uzaklaşır.”
• Allah’ı zikretmeksizin çok konuşmayın. Çünkü çok kelam kalblerinizi katılaştırır. Katı kalb ise Allah’tan uzaktır. Fakat siz bilemezsiniz. Sanki işin erbabı gibi insanların günahlarına bakmayınız. Kullar gibi kendi günahlarınıza bakınız. Ancak insanlar imtihandadırlar ve affedilebilirler. Bela (imtihan) ehline merhamet ediniz. Afiyetten dolayı da Allah’a hamdediniz.
• “Kul, kendini Allah’ın azâbından kurtarmada zikrullahtan daha etkili bir ameli işlememiştir.”
• Herşeyin bir cilası vardır, kalbin cilası da Allah’ı zikretmektir.
• “Bilin ki, sizin derecenizi her amelden daha yukarı çıkaran ve sizin için güneşin ışıdığı şeylerden daha iyi olan amellerinizin en iyisi, Allah’ı (CC) zikretmektir. Zira Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ben, beni zikredenle birlikteyim.”
• “Cennet ehli, başka hiçbir şeye değil, sadece, dünyada Allah’ı zikretmeksizin geçirmiş oldukları anlara hasret ve nedâmet duyarlar!”
• “Allahû Tealâ’nın yanında derecesi yüksek olanlar, Allahû Tealâ Hazretlerini çok zikreden kadın ve erkeklerdir.”
• “İçerisinde Allah zikredilen evlerin misali ile içerisinde Allah zikredilmeyen evlerin misali, diri ile ölünün misali gibidir.”

Zikretmemek ölüme teşbihtir. Öyleyse zikretmeyenler aslında ölü olan insanlardır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) yine bir hadisinde: “Allah’ı zikretmek sizin için altın ve gümüş vermekten, düşmanı öldürmekten, bütün amellerden daha faydalı ve derecenizi daha yükselticidir.” buyurmuştur.

Allahû Tealâ Teslim Dînini üzerimize farz kılmıştır. İslâm, Allah’a teslim olmaktır. Allahû Tealâ, bize ruhu üfürdüğü ruhu, fizik vücudu, nefsi, irademizi Allah’a teslim etmemizi emreder. Bütün bu teslimleri yapabilmek için mutlak surette zikrin yapmamız lâzımdır.
Şimdi Allahû Tealâ Hucurât Suresinin 15. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

49 / HUCURÂT – 15: İnnemel mû’minûnellezîne âmenû billâhi ve resûlihî summe lem yertâbû ve câhedû bi emvâlihim ve enfusihim fî sebîlillâh(sebîlillâhi), ulâike humus sâdikûn(sâdikûne).
Mü’minler ancak onlardır ki, Allah’a ve O’nun Resûlü’ne îmân ettiler. Sonra da şüpheye düşmediler. Ve malları ve canları ile Allah yolunda cihad edenler; işte onlar, onlar sadıklardır.

Âyet-i kerimede buyrulduğu gibi, Allah yolunda, bir malla cihad vardır. Malla cihad için zekâtınızı vermeniz lâzım, fitrenizi vermeniz lâzım, İkinci cihad, kişinin kendi nefsi ile yaptığı cihadtır. Nefs ile cihat, zikir yardımıyla yapılır. Hadîs-i şerifte bu cihadın, yani “kişinin zikirle nefsine karşı yaptığı bu cihadın, zahirde düşmanları öldürmekten ve Allah yolunda altın ve gümüş sarfetmekten daha efdal” olduğu anlatılmaktadır.
Nefs teslimi, nefs tezkiyesi ve tasfiyesi zikirsiz asla gerçekleşemez. Bu sebeple zikir en büyük ibadettir.
Abdülhalik Gücdevani  Hazretlerine birisi gelmiş demiş ki: “Senin dünyada çalışman da ibadettir”, o da: “Hayır, ancak zikirle yapılabilen dünya çalışması ibadettir.” demiş. Zikir yapılmadığı sürece yapılan dünya çalışması ibadet değildir. İşte bütün mesele bunun farkına varmak onu idrak edebilmektir. Onu idrak ettiğimiz an gerçekten asıl hedefimize ulaşırız.
Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in en yakınlarından, Hz. Ebû Bekir’e hafi zikri, Hz. Ali’ye cehri zikri öğretmiştir. Bugünkü tarikatlar da bu her iki silsileyi takip ederek hafi ve cehri zikri yapmaktadırlar.
Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesine baktığımızda şöyle buyruluyor:

39 / ZUMER – 18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).

14 asır evvel, birbirlerine can düşmanı olan o Arap bedevilerden, birbirleri için kendini feda edecek bir Asrı Saadet toplumu, nefs tezkiyesi ve tasfiyesi ile oluşmuştur. Cahiliye devrinde birbirinin can düşmanı olan bedeviler daimî zikirle ulûl’elbab olmuş ve can dostu olmuşlardır.  Allah ile kalın, mutlu kalın.

 

Bir Yorum Yazın